İyimserliğin ve kötümserliğin sıklıkla karşıya karşıya geldiği günlerdeyiz. Aynı kişilerde bile. Ne çok söz ediyorlar ‘ölü toprağı’ndan, ‘değişmezlik’lerden, ‘koca koca acılar’dan. ‘Bu halkın adam olmazlığı’ üstüne söylevler dinliyoruz nicedir. Kendini sürekli yineleyen umutsuzluk… Peki, iyimser olan, bu umudu nereden çekip çıkarıyor? Neye inanıyor, daha doğrusu nasıl biliyor? Nerede sihirli sözcükler?

Ana dilimizde arasak mesela; Edip Cansever’in “Umuş“u karşılık olur mu? “Bütün iyi kitapların sonunda / bütün gündüzlerin,/ bütün gecelerin sonunda / meltemi senden esen / soluğu sende olan, / yeni bir başlangıç vardır…”

Bizim şairler çok acayip çünkü. En karanlık günlerin orta yerinde en derinlerden söküp çıkarıyorlar umudu. “Ben bir insan, / ben bir Türk şairi Nazım Hikmet / ben tepeden tırnağa insan / tepeden tırnağa kavga, hasret ve ümitten ibaret…” Tepeden tırnağa kavga, hasret ve ümit!

“İşten eve sapsarı iskelet gelen” çocuklardan bahsettiği şiir, sadece bir mısra sonra nasıl çiçeklenir başka türlü? “Kayışın kaptığı kolda kırılan kemik”ten, “sofraya haftada bir gelen et”ten güneşli güzel günlere nasıl uzanılır? “Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar, / ışıklı maviliklere…”

Mesela hapiste

Bir sabah kalktığında kendini devcileyin bir mahpushaneye dönüşmüş bulmadı memleket. Ne olduysa gözümüzün önünde oldu. Yaşadık. Hem “içerdekiler”, hem “dışardaki içeridekiler” öğüdüne kulak vermeli Nâzım Usta’nın: “Belki bahtiyarlık değildir artık / boynunun borcudur fakat / düşmana inat / bir gün fazla yaşamak.”

Yaşamaya Dair’dir çünkü devrimcinin tüm yapıp ettiği. Yani; “daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının / yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız, insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgârıyla.”

Hani Ahmed Arif’in “karanfil kokan cıgara”sı, “zulasındaki mahzun resim” ve elbette “bahar gelmiş dağlar” taş duvarlara anlatması gibi. Haberin var mı?

Öyle 140 karakterlik ağlaşmalarla olmuyor işte. Manası yok. Faydası hiç yok. Ağlaşmanın hiçbir türü fayda etmiyor. Ağlamak olur bak, o başka: “Tutma gözyaşlarını / onur da ağlar”.

#bilmemkimyalnızdeğildir ‘heşteg’i dokunmatik ekranlara yazılmadan çok önce okuduk biz: “Bir ufka vardık ki artık / Yalnız değiliz sevgilim. / (…) / Tek başına / Zindanda yatarken bile, / Asla yalnız kalmamak.”

Az şey değildir yalnız kalmamak, yalnız hissetmemek bu devirde.

Doğdu doğacak umut

Şairler umudu anlatıyor işte ana dilimizde. Öyle laf olsun diye değil. Moral olsun diye hiç değil. Laf olsun diye hiç değil. Kulak verelim Nâzım ustaya; “Belki yarım saat sonra, belki sabaha karşı gene basılabilir evim. / Beni alıp götürürler kitaplarımızla beraber; yanımda birinci şubeninkiler. / Dönüp bakarım, durur kapıda karım eşiğin üzerinde, uçar entarisi sabah rüzgarında, / yüklü ağır karnında; bebek kıpır kıpır kıpırdar.”

Belki merak eden olur; “Sabaha karşı basılacak evde umut ne arar?” Soru mu bu Allah aşkına; içinde umut olmayan evin basıldığını ne zaman gördünüz? Hem umut ağır yük, doğdu doğacakmış işte!

Ahmed Arif’teki gibi: “Vurun ulan vurun / ben kolay ölmem / ocakta küllenmiş közüm / karnımda sözüm var haldan bilene”. Rahat olun! Evet, belki basılır evimiz, uğursuz ziller duyarız sabahın karanlığında. Ama “Kimse toz konduramaz / Kesip attığımız tırnağa bile.”. Arı duru masumiyet… Devam ediyor Ahmed Arif: “Sen en güzel kızısın / Bütün galaksilerin / Bense tözüyüm artık / Akkor tözüyüm  / Prometheus’u yakan / Kara sevdanın…”

Al işte, ozan sana söylüyor “ecdad“ı dinle. Prometheus’u yakan kara sevda ile yan! “Sen yanmasan, ben yanmasam, biz yanmasak… Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa…” diyen Nâzım Hikmet’i ardına ekle.

Öncesi de var o dizelerin: “O diyor ki bana: / – Sen kendi sesinle kül olursun ey! / Kerem gibi yana yana… / Deeeert çok, hemdert yok / Yüreklerin kulakları sağır… / Hava kurşun gibi ağır… / Ben diyorum ki ona: / – Kül olayım Kerem gibi yana yana.”

Prometheus’u da, Kerem’i de bitmiyor bu toprakların. Bitmez. Adlarını saymaya vakit, haklarındaki şiirlerini yazmaya kâğıt yok. Ama bilelim; “Döğüşenler de var bu havalarda / El ayak buz kesmiş, yürek cehennem / Ümit, öfkeli ve mahzun / Ümit, sapına kadar namuslu”.

Anlamak gideni ve gelmekte olanı

Umut. Bakalım yeniden, nereden söküp çıkarmış şair umudu? “Annelerin ninnilerinden / spikerin okuduğu habere kadar, / yürekte, kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı, / anlamak, sevgilim, o, bir müthiş bahtiyarlık, / anlamak gideni ve gelmekte olanı.” demiş Nâzım Hikmet.

Demek ki önce gerçek, önce ve anlamak. Sonra gençler… Diren ve dayan diyen Ahmed Arif’in umudu da öyle: “Gör, nasıl yeniden yaratılırım, / Namuslu, genç ellerinle. / Kızlarım, / Oğullarım var gelecekte / Her biri vazgeçilmez cihan parçası. / Kaç bin yıllık hasretimin koncası, / Gözlerinden / Gözlerinden öperim, / Bir umudum sende, / Anlıyor musun?”

Sonra bilmek gelir. Karanlığın kendi mezarını kazdığını bilmek. Nâzım Hikmet’in umudu anlattığı şiirlere mutlak acılar, ölümler, baskı da girer. Hayatın akışında öyledir çünkü. Hem içi içe; hem devr-i daim… Adı “Umut” olan şiiri de öyledir Usta’nın “İşler atom reaktörleri işler” diye başlar şiir, “sokaklardan işsiz ölüleri, aç ölülerini toplayan çöp kamyonları” ile devam eder. Muhbir de, işkencedeki devrimci kadın da otomatik silahlarla biçilen üniversiteliler, işçiler de girer şiire. Elbette hasret de. Gün doğarken bebesini emziren anne de…

Geldik mi yine umuda!

“İşler atom reaktörleri işler / yapma aylar geçer güneş doğarken / ve güneş doğarken hiç umut yok mu / umut umut umut… / umut insanda” diye biter şiir.

Ölümlerden gittik hep. Ölüm yıl dönümlerinde değil, doğum günlerinde anılmayı vasiyet eden şair Sennur Sezer “Sabah Türküsü” ile anlatmıştı umudu:

“Hey / Bir sabahın üç kapısı var göğe / Biri umut / Al umudu / Ver çocuğa büyütsün / Büyütsün de yürüsün // Hey hey / Bir sabahın üç kapısı var göğe / Biri emek / Ellerinde ışıyan / Işıt gitsin / Yol boyu / Türesin  // Heyhey de hey / Bir sabahın üç kapısı var göğe / Biri korku / Çal yere. / Emek senin umut senin / Korku ne? / Yeter ki elin ellere kavuşsun”. Düğümün bir sırrı da burada işte. Asla yalnız kalmamanın, asla yalnız olmamanın anlamı biraz da bu bizde. Ellerin ellere kavuşması. Daha neyi, nasıl anlatsın onca şair!

Birazcık

Umudu anlama çabasına mayıs sonunda yitirdiğimiz bir şair ile başladık. Noktayı 2 Temmuz’da, Sivas kırımında yitirdiğimiz şair koysun, Metin Altıok: “Yarın farklıdır bugünden, / Adı değişir hiç olmazsa. / Kara bir suyu / Geçiyoruz şimdilerde / Basarak yosunlu taşlara. / Sen bugünden yarına / Birazcık umut sakla.”

* Nâzım Hikmet’i 3 Haziran 1963,  Edip Cansever’i 28 Mayıs 1984, Ahmed Arif’i 2 Haziran 1991, Metin Altıok’u 2 Temmuz 1993 tarihinde yitirdik. 7 Ekim 2015’te yitirdiğimiz Sennur Sezer ise 12 Haziran 1943’te doğmuştu. Hiçbirini unutmadık, sesleri daim olsun.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz