Öfkesi Kınında Olanlara

Ruhi Su dendiğinde kulağa ilk ilişen tok sesli, gür bir türkü havasıdır. O türküler ki oturulduğu yerde yazılmamıştır öyle. Köy köy gezilmiş, kâh cezaevlerinde, kâh cezaevi yollarında ilmek ilmek işlenmiştir. Ruhi Su, 12 Eylül yönetiminin engellemeleri yüzünden yurtdışında tedavi şansı bulamadı ve 20 Eylül 1985’te hayatını kaybetti. Mukavemet’in sorularını yanıtlayan Ilgın Su, babasını ve türkülerinin hikayesini paylaştı.

Ruhi Su türküleri nasıl oluştu?

Babam deyişleri Anadolu’dan topluyordu. Ayak basmadığı yöre kalmadı. İki ay, üç ay giderdi. Tabii ilişkileri önceden kuruyordu. Orada da dikkatli olması gerekiyordu. Bazı geziler sırasında adım adım takip edildiği oldu.

Babam her çalışmasını plağa dökmeden önce mutlaka dostlarına dinletirdi.  Vedat Türkali bu isimlerin başında gelirdi. Halet Çambel, Sabahattin Eyüboğlu, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Azra Erhat, o dönem genç bir kadın olan Türkan Saylan vardı. Her perşembe günü Azra hanımın, pazartesileri Sabahattin beyin, cuma günleri Orhan Veli’nin pek muteber sevgilisi edebiyat öğretmeni Nahit hanımın evinde toplanılırdı. Nahit hanım daha sonra Arif Damar ile evlendi. Aklınıza gelebilecek yazar, çizer herkesi bir arada görebilirdiniz bu ev toplanmalarında.

Bir de bu arkadaş grubunun mavi yolculuk hikayeleri var…

Derme çatma bir tekneyle mavi yolculuğa çıkılıyordu. Bunlardan birine ben de gittim. Herkes hamakta falan yatıyordu. Çok kalabalıktı ve eğleniyorlardı. Çok şey topluyorlardı gittikleri köylerden. Kilim, desen falan. Kamyonla gelirlerdi İstanbul’a. O dönem Devrimci Gençler çok kızıyorlardı böyle işlere. Tabi Sebahattin Eyüpoğlu falan sosyalist değil, kendini daha çok hümanistti. Ancak idealist insanlardı. Dekanlığı bırakıp köy enstitülerinde hoca olmayı tercih ettiler.

Gençler “Bizler polislerle dövüşüyoruz, bunlar oturup şiirler okuyorlar evlerde” diye söyleniyordu. İsimler takmışlardı onlara ‘mavi yolculuk hafif solculuk’, ‘mitolojik sosyalistler’, ‘Zeus’un bacanakları’ gibi. Ama 12 Martta onları da aldılar. Hatta Sabahattin beyi karısıyla aldılar içeriye.

Ruhi Su1

Türkülere dönecek olursak, babanızın en çok sevilen türkülerinden biri Mahsus Mahal. Hikayesi nedir?

Annemle babam evlenmeden önce, Sirkeci’deki Sansaryan Han’da kaldılar. Aynı dönemde alındılar. Mahsus Mahal’in söz ve müziğini babam annem için yapıyor. Mahkemede babam Sansaryan’daki tabutlukta işkence gördük falan diyor. Mahkeme başkanı ise haşa diyor, “onun adı mahsus mahaldir.” Türkü buradan çıkıyor. İkisi de aynı zamanlarda hapse giriyor ve hapisteyken evleniyorlar.

Anneniz de sıkı bir komünist…

Babamla ilk tanıştıklarında ikisi de TKP’li ama birbirlerini bilmiyorlar. Malum gizli örgüt. Annemim dayısı da TKP’li. Annem Bursa’da öğrenciyken Nazım Hikmeti cezaevinde ziyaret ediyor. Nazım’ın bir şiirinde de geçer “üniversiteli kız benim bir şiirimi okumuşsun sana üç sene verecekler” diye. Üç değil beş sene verdiler. Nazım Hikmet anneme felsefe okumasını söylemesi üzerine hukuk okumaya niyetliyken Ankara dil tarih fakültesinde felsefe okuyor. Annem bir dönem partinin yayın sorumlusu da oluyor.

O dönemin komünisti olmak bu günlere benzemiyor. Zor günlerin hatırası türküler, mesela Hasan Dağı, nedir hikayesi?

Vedat Türkali ile babam artık hüküm giymiş Adana’ya cezaevine gönderilmek üzere, otobüse bindirilip götürülüyorlar. Hepsi birbirlerine zincirlenmiş halde. O dönem öyleydi. Kelepçe yok. Zincir var. O sırada Afyon yolunda Hasan Dağı’da araba bozuluyor. Şöför gidip otele yatıyor.  Babam Hasan Dağı türküsünü orada yazıyor. Uzun süre Adana Cezaevinde kalıyorlar; Zeki Baştimar, Vedat Türkali, Şefik Hüsnü, Faik Şekeroğlu ve babam hepsi aynı koğuştalar. *

*Bu röportaj Mukavemet derginin 7. Sayısında yayımlanmıştır.