Sanatın Peşinde Bir Ömür: Bedri Rahmi Eyüpoğlu

Bedri Rahmi Eyüboğlu, 1911 yılında Trabzon’da dünyaya gelir. 21 Eylül 1975’te yaşamını yitiren Eyüboğlu’nu ressam, şair ve yazma ustası yapan hikayeleri dedesinin kendi adını verecek kadar çok sevdiği torunu Bedri Rahmi Eyüboğlu’ndan dinliyoruz.

Bedri Rahmi Eyüboğlu’nu bunca meziyetli sanatçı yapan neydi?

Yunus Emre, Kuran-i Kerim okuyan bir annesi var. Babası Fransızca kitapları tercüme edip onları okuyor. Bir sanatçılık söz konusuysa anneden, babadan geliyor. Trabzon’da geçiyor gençliği. Futbol oynamayı, bisiklete binmeyi, tenis oynamayı çok seviyor ama o zamanlardan yazı yazmaya meraklı. Hatta ilk parasıyla hikâye yarışmasına katılıp kazanıyor. 1928’de İstanbul’a resim okumaya geliyor. İbrahim Çallı’nın talebesi oluyor.

Resme olan merakı nasıl gelişti?

Dedem Trabzon Lisesinde okuduğu dönemde matematik hocasıyla sorun yaşıyor.  Matematik hocası, bir dersi yapamadığı için dedemin ağzına tükürüyor. Bu dedemi çok üzdü. Hatta canıma kıymayı bile düşündüm dediği var günlüklerinde. O kadar içine oturmuş. Ressam olmanın hayalini kurmaya başlamış matematik okumamak için. Okula yeni gelen Zeki Kocamemin hocası ona İstanbul’a gidebilirsin böyle bir okul var demesi üzerine uçarak gitmiş. Ailesi istememiş, avukat olmasını istiyorlarmış ama…

Bedri Rahmi Eyupoglu Resim1

Şiir yazmaya da lisede başlamış..

Bedri beyin iki musluğu var. Biri yazıları, şiirleri diğeri resimleri. Ama Bedri Beyin en övündüğü şey, öğretmenlik. Şöyle derdi “Benim resmime laf edebilirsiniz, şiirlerime de laf edebilirsiniz ama öğretmenliğime laf ettirmem.” Hem şair hem ressam olunca; şair arkadaşları diyor ki “sen çok iyi ressamsın Bedri”, ressam arkadaşları diyor ki “sen çok iyi şairsin Bedri”. O da biliyor ki her ikisinde de iyi ama öğretmenliği konusunda ciddi sevgisi, becerisi ve isteği vardı. Örneğin, Türk ressamlarından Turan Erol, Devrim Erbil, Nedim Gürbüz, Bora Uygur Bedri Rahmi’nin talebesi. O dönemler öğretmenler dedemi kıskanıyor. Genç talebeler atölyeye geliyor, atölye seçme hakları var. İlk önce dedemin atölyesi doluyordu.

Bu kadar yetenek birden olunca kıskanılmayacak gibi değil tabii

Ancak paylaşımcıydı. Bir renk, bir teknik öğrendiğinde bunu herkesle paylaşıyordu.  Buna bir örnek vermek istiyorum. 70’lerde bir vosvos arabamız var. Dedem iyi şair, iyi ressam ama feci bir şoför bu arada. Bir gün “Kastamonu’ya gidiyoruz” dedi. Ne oldu dedik.  “Orada bir talebem var, mektuplaşıyoruz, çok güzel resimler yapıyorum diyor, gidip o güzel resimleri görmem lazım” dedi. Gittik. Talebesi dedemi görünce bembeyaz oldu. Resimlerini görmek istedi dedem. Orhan kıvrandı, sonunda “hocam resim yok, yapmıyorum” dedi. Ben dedemin iki defa ağladığını gördüm. Bir tanesi Kalamış’taki ev yanınca, kendi resimleri ve kilimleri yandığı için; diğeri de resim yapıyorum dediği talebesinin yalan söylediğinden değil yapmadığını öğrendiği için. Ve aynı gün geri döndük o yolu ve dedem yol boyunca hiç konuşmadı.

Bedri Rahmi Eyupoglu Resim2

Peki ya yazmacılık sevdası nasıl başladı?

Dedemin bir her şeyden önce Anadolu sevdası var. Yazma sevdası ise Avrupa’da gittiği bir müze ziyaretin ardından gerçekleşiyor. Müze hem günlük hayatta kullanılan hem de sanat eseri olma özelliği taşıyan işlerin sergilendiği bir yer. Afrika’dan, Asya’dan, Güney Amerika’ya kadar birçok yerden sanat eseri olduğunu ancak Anadolu topraklarından hiçbir şey olmadığını görüyor. Anadolu medeniyetlerinin olduğu topraktan bu müzeye nasıl bir şey gelmemiş diye sinirleniyor. Döner denmez araştırmaya başlıyor. Yazmalarla böyle tanışıyor. Bu 1950’li yıllar. O yıllardan sonra her atölyeye gelen öğrencisine “bir kalıp yapacaksın, o kalıpla baskı yapacaksın, o baskı yaptığın kalıpları renklendireceksin, sene sonunda sergi yapacaksın. Sergide kazandığın parayı imece usulü kutuya girer” derdi. O paralarla da Anadolu’dan hali vakti olmayan talebelere boya, fırça almak için kullanırdı.

Torunu olarak sizce Anadolu aşığı bu adamın sanata bakışı nasıldı?

“Ömründe bir tek sahici tablo görmemiş milyonlarca insan vardır. Fakat içine nakış girmemiş bir tek ev bulunabileceğini sanmıyorum” derdi dedem. Hep anlaşılır olmaya dikkat etti. Herkesin ulaşabileceği şeyler üretmeye… Dedemin çok kızdığı laf ‘Aydın’ lafıdır. “Kaç mumluk aydın bunlar” derdi. Çünkü bizim bazı aydınlarımız var iki çift laf ediyor anlamak için beş ansiklopedi çevirmen lazım ne demek istiyor diye. Dedem hiçbir zaman öyle olmamaya gayret edenlerden.*

*Bu röportaj Mukavemet Dergi’nin 7. Sayısında yayımlanmıştır.