Sanatçı: Yaratıcı ve Yıkıcı

Sanatçı doğası gereği karşı ve aykırıdır; bu yüzden de Saray’ın istediği sanatçı değil şakşakçıdır... Saray’ın beklediği ‘sanatçı’ ise soytarının bile gerisinde kalan kapı kuludur...

spordan ekonomiye, enerjiden tarıma, eğitim-öğretimden çalışma ilişkilerine her konuda uzman olan dünya lideri; “…Beklediğimiz o sanatçı, slogan atarak kendini göstermeye çalışmayacak, başarıları ile dünyanın en muhteşem salonlarında ayakta alkışlanacaktır. Beklediğimiz o sanatçı, marifetini sosyal medya hesabından savurduğu siyasi polemiklerle değil, kanatlanıp uçurduğu kanadıyla gösterecektir. Beklediğimiz o sanatçı ait olduğu milleti hor görüp sürekli şikâyet etmek yerine kendi sanatını üretecektir” diyerek sanatçı tanımını da yaptı.

tüm baskılara rağmen halktan yana, yaşadığı coğrafyanın acılarını, sevinçlerini, özlemlerini, gelecek düşlerini açığa çıkaran, özgürlükleri savunan sanatçıları hedef alan bu açıklama aynı zamanda yandaş medyaya, biat etmiş seçmene de bir çağrı içeriyor. ‘okumayın’, ‘izlemeyin’, ‘dinlemeyin’ çağrısı…

istenen; Saray’ı alkışlayan, saray’ın politikalarını meşrulaştıran, saray’ın kurmak istediği tek tip, biatçı toplum yapısının inşasına hizmet eden ‘zanaatçılar’dır. istenen; sanatçıları öteki ilan edip toplumla bağını koparmak, bir nevi linç ettirmektir… görünen o ki, milli muhalefetten sonra ‘milli sanatçı’ yaratmayı da önüne koymuş bir saray var karşımızda…

saray sanatçının yapıtlarıyla insanı, toplumu değiştirme ve dönüştürme gücüne sahip olduğunu biliyor. sanatın en baskıcı ve yasakçı dönemlerde bile bir karikatürle, bir şiirle, bir şarkıyla, bir oyunla tüm baskı ve yasakları etkisiz kılabileceğini biliyor… sıradan ve sindirilmiş insanların korkusunu açığa çıkarmakla kalmayıp insanların korkuyu yenmelerinin yollarını da gösterebilecek güç ve etkiye sahip olan sanatçının ve sanatının tüm iktidarları rahatsız ettiğini biliyoruz… sanatçı doğası gereği karşı ve aykırıdır; bu yüzden de saray’ın beklediği ve istediği ‘sanatçı’ değil şakşakçıdır… saray’ın beklediği ‘sanatçı’ soytarının bile gerisinde kalan kapı kuludur…

2008 yılında yazdığım bir yazıda sanat, sanatçı, alımlayıcı (okuyucu, dinleyici, izleyici) üzerine yazdığım bir yazı tam da bu konuda uyarılar içeriyordu…

SANAT-SANATÇI-ALIMLAYICI ÜZERİNE

son yıllarda yaşamın birçok alanında olduğu gibi sanat alanında da önemli bir gerileme, sıradanlık gözle görülür biçimde artmıştır. Şu an tanık olduğumuz, yaşadığımız toplumsal yaşamın kaçınılmaz sonucu olarak ideolojik-politik-kültürel-ahlaki alanların sığlaşması sanatçıyı ve yapıtların alımlayıcısını da (okur-izleyici-dinleyici) içine çekmektedir.

benzer bir süreç tersine de işleyerek karşılıklı olumsuz etkileşim yaşanmakta düzeysizliğe, sığlığa yol açan kültür yeniden (yinelenerek) üretilmektedir. Daha doğrusu kapitalist üretim ilişkileri sanatı ve sanatçıyı da kuşatmakta, sanat tüketilen bir mala (meta’ya) indirgendiği için içi boşaltılarak özellikle iletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte bu süreç daha da hızlanmaktadır. Sanatçının zanaatçıya sanat yapıtının mala dönüştürülmesi aynı zamanda kapitalizmin istediği insan tipinin yaratılması (ideolojinin) üretilmesi anlamına gelmektedir.

“İdeoloji maddi alt yapının üzerinde uçuşan bir fikirler bulutu değildir. Çünkü kilise, aile, okul, parti gibi kurumların maddi pratiğinde üretilir. Althusser bu kurumlara ‘ideolojik aygıtlar’ diyor. Bunların bir görevi sınıf yapısının toplumdaki bireyler tarafından benimsenmesini sağlayacak bir ideoloji üretmektir. Bunu benimseyen birey içinde bulunduğu ve yaşadığı gerçek üretim ilişkilerini fark edemez ve kendisini sömürülen olarak görmez. Gerçek ilişkiler yerine çarpıtılmış hayali ilişkiler içinde görür ve kendisinin de içinde bir yer işgal ettiği sosyal düzenin doğal ve zorunlu olduğuna inanır. (1)

günden güne artarak yaşamımıza giren ve etki alanı yaratan tv.lerdeki dizi, sinema filmlerinin, post modern yazın (edebiyat) ürünlerinin ve internetteki birçok şiir ve yazının alımlayıcıyı içinde bulunduğu gerçeklikten kopararak, sanat-sanatçı kimliğini pazarlamacıya, okur-izleyici kimliğini ise müşteriye dönüştürdüğü açıkça görülmektedir. Hatta bu durum ne sanat-sanatçı kavramları açısından ne de alımlayıcıya saygı açısından rahatsızlık yaratmamaktadır. Tek ölçü vardır. Çok izlenmek-çok satmak! Üstelik okurun-izleyicinin beğenisine yıllarca ambargo uygulayıp, yukarıdan müdahale ile düzeyini düşürdükten sonra “çok okunup-çok izlenmek” doğruluğun veya haklılığın göstergesiymiş gibi bir bilinç dayatılmaya çalışılmaktadır.

“Üretim güçleri ve üretimi yapan sosyal grupların birbiriyle ilişkisi o toplumun ekonomik yapısını meydana getirir ve alt yapı denilen bu ekonomik yapı o toplumun üst yapısı denilen ahlaki, hukuki, dini görüşlerini ve sanat anlayışını belirler” (2) Dolayısıyla günümüz sanat dünyasını (sanatçı-yapıt-yaratım süreci-alımlayıcı) bir bütün olarak düşündüğümüzde sanatçının görevi üst yapıyı belirleyen (etkileyen) koşulları alımlayıcıya göstermektir.

fakat özellikle “Edebiyatı yansıtıcı bir ayna olarak görmek yanlıştır. Edebiyat bir üretimdir ve ürettiği şey de dönüştürülmüş, görünürlük kazanmış ve dolayısıyla kendini ele vermiş ideolojidir.” (3)  Bu yüzden şu an ‘popüler’ kılınmış ürünlerin büyük çoğunluğuna (roman, şiir, dizi film, sinema, öykü vb.) kapitalist sanat demekte sakınca görmüyorum.

sorunları ve yaşamı birey temelinde ele alarak insanı toplumdan koparan; bunalım, umarsızlık, yazgı, güçsüzlük, kutsallık (hatta yinelenen) sevi gibi kavramlar üzerinden ürün veren kişi kapitalist üretim-tüketim ilişkilerinin parçası durumundadır. Kapitalist toplumun sonuçlarından olan yalnızlaşmayı-bunalımı aşmak yerine kaçınılmaz gibi sunan, böyle bir bilinç ve düşünce yaratan ürün insanın düşünsel-eylemsel tutukluğu, bilincinin boşaltılması işlevi görmektedir. Aynı biçimde bir sanatçının ısrarla sevi, sevgi üzerine ürünler vermesi de insanı yaşamak zorunda bırakıldığı koşullardan uzaklaştırmakta, tepki vermesini önlemektedir. Son yıllardaki tv. dizilerini, yarışma yapımlarını, özellikle internette tüketime sunulan şiirlerin çoğunu …bu kapsamda değerlendirmek abartı olmaz.

“Lucas’a göre modern insanı bunalım içinde görmek bir bakıma doğrudur. Çünkü kapitalist toplumda aydının kaçınılmaz akibetidir bu. Bundan ötürü bir sanat eserinde yer alabilir. Ne var ki aydının bunalımı tek başına gerçekliği yansıtmaz; onun bir parçasıdır ancak. Mesele bunalımın dile getirilip getirilmemesi değil, bunalımla yetinmenin doğru olup olmadığıdır.” (4)

bu noktada şu benzetmeyi anımsamakta yarar var sanırım. “kabuk değiştiremeyen yılan ölür. Aynı şekilde düşüncelerini değiştirmesine engel olunan kafalar da öyle. Kafa olmaları son bulur.” (5)

yaratılan (dayatılan) kültür sürekli kendini yineleyen ve gerçekliğin içini boşaltan bir üretim kültürüdür. Bu yüzden daha önce söylenmiş, yapılmış olanları aynı söz ve araçların yerlerini değiştirerek yeniymiş gibi sunmak olağan sayılmakta, düşünce ve bilinç dünyamız aynı söz ve araçların içinde tutsak edilmekte, dondurulmaktadır.

“Aynı dilde aynı konuyu işleyen iki eser, ister çağdaş olsun ister farklı dönemlerden olsun, mutlaka farklılık arz etmek zorundadır. Aksi halde ikincisi ya kopya, ya ardıldır, yani eser sanat katına yükselmemiştir.”(6) Gerçeklikten kopmak dediğim bu yanıyla bu. Özellikle şiir alanında; geçmişte yazılmış şiirleri (aynı konularda) aynı anlamdaki sözcüklerle, benzer dize kurgularıyla yazmak veya belli bir alana sıkışıp aynı sözcüklerle sıkışılan alanın (sevda, ayrılık, kahramanlık, din, birlik, emek vb.) şiirini yazmak ve kendini yinelemek yaşadığımız anın gerçekliğini algılayamadığımızı, sanatını üretemediğimiz göstermektedir.

oysa; “Şiirde devirleri ve milletleri şüphesiz yanıltıcı ve sıkıcı siyasi tarih ve harp tarihinden daha iyi öğreniriz.” (7) Benzer durum birçok sanat dalı için geçerlidir. Sanatçı yaşadığı dönemin ve içinde bulunduğu toplumun tanıklığını yaparak geleceğe aktarmalıdır. Dış dünyanın nesneleri, genel anlama-tanım sahip duyguları, düşlemleri vb. üzerinden kendi bilincinde oluşturduğu ve herkesçe aynı biçimde algılanamayan-algılanmayan yeni bir söylemle kurmalıdır yapıtını. Genelleşmiş duyguların, düşlemlerin, olguların üzerinden somutlayarak kurduğu yapıtla alımlayıcıya bu yeni nesnelerin, duyguların-düşüncelerin yeni söylenişleriyle biçimlerini sunar. Bunu imgeler yoluyla, değişik (hatta ayrıksı görünen) düşünceleri yansıtarak yapar. “Bir adamı olduğu gibi anlatmak tarihin işidir, sanatın değil. Sanatçının hayatı, insanı, dünyayı yansıtması başka anlamdadır. O bir tek adamın hayatını doğru olarak anlatmaya kalkışmaz, bir adamın hayatına genellikle hayatı, insanoğlunun hayatını, yani hayatta evrensel unsurları yansıtır.” (8)

bunlarla birlikte sanatçı her şeyi söylemek, anlatmak-zorunda değildir. Daha doğrusu yapıtında boşluklar da olmalıdır. Böylece alımlayıcıya boşlukları doldurma olanağı sunarak, yapıta katılmasını, üzerinde düşünmesini sağlamış olacaktır. her şeyin en ince ayrıntısına kadar tasarlanıp dile getirildiği sanat yapıtlarının bilinci dondurduğunu, düşünme olanaklarını yok ettiğini düşünüyorum. Sanatçı yapıtında insanların düşünmesini, yorum yapmasını hatta yeni şeyler üretmesini sağlayabilmeli, yaratma sürecine alımlayıcıyı katmanın yollarını göz ardı etmemelidir.

ister toplumcu, ister toplumcu gerçekçi, ister sosyalist sanat diyelim… Sanat sıradan insan dediğimiz sokaktaki insanın, evdeki kadının, işçinin, köylünün, öğrencinin, işsizin… dünyasına sızmalıdır. Okuduğu, izlediği, dinlediği yapıtta insanlar kendileriyle birlikte karşısındakini, yanındakini de görebilmelidir. Sanatçının yarattığı yeni dünyaya girmelerini, parçası olmalarını sağlayacak yapıt bunlarla birlikte evrensel değerleri de geliştirerek insanlığı ileri götürebilmelidir.

mart 2008

Dipnotlar:

1) Berna Moran Edebiyat Kuramları ve Eleştiri sf.58 (L.Althusser, İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları/ çev. Yusuf Alp ve Mahmut Özışık s.28 ve 64)

2) Berna Moran – age.  sf.38

3) Berna Moran – age. Sf.76

4) Berna Moran – age. Sf.79

5) Gürsel Aytaç- Karşılaştırmalı Edebiyat Bilimi sf.118 (stefan Zweig’in Dünya Fikir Mimarları” adlı kitabından alıntı)

6) Gürsel Aytaç –  Karşılaştırmalı Edebiyat Bilimi sf.7

7) Gürsel Aytaç –  Karşılaştırmalı Edebiyat Bilimi sf.22

8) Berna Moran – age.  sf.25

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Önceki İçerikDevrim Otomobilleri
Sonraki İçerik2020’den 2021’e Kalanlar
Salim Çalık
Emekli Maden İşçisi, Şiir Yazar
836BeğenenlerBeğen
733TakipçilerTakip Et
194TakipçilerTakip Et

10. Adam – AKP Öncesi/Sonrası (İktisat Politikaları)

Çavlan Erdoğan ile 10. Adam'da AKP öncesi ve sonrası tartışmaya açılıyor. Bu hafta İktisatçı Nazır Kapusuz ile AKP'nin iktisat politikalarını konuştuk Yayınlarımızı takip etmek için: Youtube Destekleriniz...
Geçtiğimiz hafta içlerinde CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun da bulunduğu CHP’den 8, HDP’den 2 milletvekilinin daha fezlekeleri meclise gönderildi. Göründüğü kadarıyla Saray/ AKP/ MHP...
Efsanedeki Sisifos ile Camus'nün Başkaldıran İnsan'ı ilk bakışta birbiriyle bağdaşmaz görünür, adeta birbirinin zıddı gibidirler. Camus'nün bir kitap boyunca, Sisifos Söyleni'nde, anlatmaya çalıştığı “uyumsuz”...
badem yağlı, bol cilalı, boyaasiii 8 yaşındaydı… köyden yeni gelmiş; abisi, mahalle arkadaşları simitçilik, boyacılık yapıyorlar… o da çıkacak ayakkabı boyamaya, abisi ve arkadaşları boyacılığın...
Johann Sebastian Bach denince ne geliyor aklınıza? Çoğunuzun “klasik müzik” ya da “Barok müzik” dediğini duyar gibiyim. Sanatla içli dışlı olanlar ise Bach’ın eserlerini...

YAZARIN DİĞER YAZILARI