Perşembe, Mayıs 26, 2022
spot_img

Sosyal Barış

14. yüzyılın ortalarında kara veba Alpleri aşmak üzereyken, insanlar aileleriyle erkenci bir veda gerçekleştiriyorlardı. Bu insanlar tüm dünyevi çekişmeleri geride bıraktıklarını ve yaşadıkları tüm haksızlıkları affettiklerini alenen itiraf ettiler. Bu bağışlama, salgın felaketinin yol açtığı bir çeşit, zorlama bir sosyal barış durumuna işaret ediyordu.

Türkiye’de “ayrılıkçılığa” karşı savaş sanki “kara bir kutuda” gerçekleşiyor. Masumiyet karinesine saygı gösterilmediğini, insanların helikopterlerden atıldığını, işkenceyi ve ayrımcılığı, kısacası at izinin it izine karıştığı bir arka planı ancak bölük pörçük ayrıntılar sayesinde öğreniyoruz.

Ancak, tanklarla SİHA ve İHA’larla kazanılan savaşın sosyal barışı asla kazanamayacağını dünyadaki örnekleri gösteriyor. Kolombiya, bunun için çok çarpıcı bir örnek oluşturuyor. Bu bağlamda, Kolombiya’daki sağcı Devlet Başkanı Ivan Duque sosyal barışı katleden siyasi aktörlerden biri olarak tarihe geçecek.

Bir küçük RNA ve protein paketi olan Korona virüs, düşüncelerimiz ve duygularımıza hiç aldırış etmiyor.

Virüsler salgından sorumlu tutulamazlar, zira aktif olarak yayılmazlar. Biz insanlar virüsü davranışlarımızla yayarız. Salgına yol açan şey virüs değil, davranış kalıplarımızdır.

Sosyal barışa engel olan temel unsur, antidemokratik yasalar olmakla birlikte, siyasi davranış kalıplarımızdır. Siyasilerin oluşturduğu zehirli atmosferdir.

İnsanlar salgınla birlikte “veda sanatı”nı da öğrendiler.  Zamanın bir son tarihe, bir mehile dönüşmesi nasıl bir şey? Kılıçdaroğlu’nu ölümle tehdit eden sağcı katil, ona bir çeşit mühlet sundu.

Tehdit, suikast yöntemlerinin tartışıldığı bir üst aşamaya evirilerek, ona “normallik” kazandırıldı. Bu normallik tartışması, zaten kutuplaştırılmış toplumun sosyal dokularına yeni bir zehirli enjeksiyonun zerk edilmesi anlamına geliyor.

Dış tehdide karşı sol, sağ ve orta, kapitalistler, sosyal demokratlar, sözde ilericiler ve statükonun savunucuları her ne kadar bir ulusal birlik fotoğrafı vermeye çalışsa da toplum duygusal olarak derin bir bölünmeye doğru gidiyor.

Bölünmeden ve sosyal barıştan herkes aynı şeyi anlamasa bile, herkes bu konuda hemfikirdir: Toplumu bölenler popülist siyasilerdir ve bu bölünmeden kendilerine yıllardır geniş bir iktidar topografyası devşirdiler.

Biyolojik analojiler aldatıcıdır, ancak Korona salgını göz önüne alındığında, entelektüel bulaşma süreçlerini epidemiyolojik bir bakış açısıyla anlatmak cazibeli görünüyor.

Entelektüel yaşamda bir epidemi olgusu mevcuttur. Bu bağlamda düşünsel-zihinsel bir bulaşmadan söz edilebilir. Çünkü, iyisi ya da kötüsü, fikirler bulaşıcıdır.

AKP-MHP bloğu içinde zihinsel bir salgın hüküm sürüyor. İttifakın küçük ortağı sosyal konjonktürün de yardımıyla kendi zihinsel şemalarını AKP’ye bulaştırmayı başardı. AKP içindeki MHP zihniyetine yatkınlık, bulaşıyı daha kolay hale getirdi. Sonsuzca kopyalanarak yeniden dirilen “zombici faşist istila”, toplumun bütün dokularını hedef almaya başladı.

Bu zihinsel bulaşı, ırka, cinsiyete ve milliyete dayalı yeni bir biyolojik hiyerarşiler manzumesi öngörüyor.

Damadın ekonominin başından ayrılması ve sözde reform konuşmaları bir iyimserlik havası yarattı. Ancak her iyimser mitin arkasında öldürücü bir gerçeklik pusuda bekliyor.

1950’de ölen Cesare Pavese’nin, uzun süre kilit altında tutulan bir defterde faşizme sempati duyduğunu ifade ettiği ortaya çıktı. Ben bazı yapıtlarında misojen bazı düşünsel izlere rastlamıştım.

“Ay ve Şenlik Ateşleri” adlı yapıtı ikinci dünya savaşı sonunda Nazi işbirlikçileri, geçmişle hesaplaşma gibi temalar üzerinden İtalyan yazarın siyasi duruşu hakkında önemli ipuçları barındırıyor.

Ortaya çıkarılan bu itiraflar ciddi bir entelektüel tartışmaya neden olsa da “sağlam” yazarlığının ona bir dokunulmazlık zırhı ve temiz bir biyografi sunacağı iddia ediliyor.

Bazı parti liderlerinin “sağlam” akademik unvanları, bazı mafya liderlerinin ASALA’ya karşı gösterdikleri sözde sağlam başarılar, onların geçmişte işledikleri cinayetlerden aklanmalarına neden oldu. Üstelik bu aklanma sadece dar bir siyasi kulübün içinde gerçekleşmedi. Katiller ve işbirlikçileri kendilerini sözüm ona en önemli değerlerin son savunucuları olarak sunup toplum “vicdan”ında da aklandılar.

Mesela Çatlı’nın 7 TİP’li öğrencinin öldürülmesindeki aktif rolü, ASALA’ya karşı sergilediği başarıların gölgesinde kalmış, hatta bu yüzden ulusal kahraman mertebesine bile yükseltilmişti.

Kırcı geçenlerde bir televizyon programına çıkıp normallik mizanseni üzerinden cinayetine, başta programın sunucusunu olmak üzere geniş halk kesimlerini de ortak etmişti.

Oysa bu cinayetlerde, faşist şiddetin ya da iş birliğinin önemli olduğu bir biyografinin DNA izlerine rastlamak mümkündür.

11 Eylül’den bu yana Batı medyası ve politikacılar Müslüman toplulukların başarılı entegrasyonunun olumlu örneklerini umutsuzca arıyorlar. Son terör saldırıları dalgası, Avrupa’da hiçbir ideolojinin köktenci İslam kadar tehlikeli olmadığını gösterdi.

Nasıl ki binlerce genç göçmen ve mülteci köktendinci şiddet için bir rezervuar oluşturuyorsa, aşırı sağcı gelenekten gelen partiler de faşist karakterli şiddet için korunaklı bir limana, bir “katiller havuzuna” dönüştüler.

Neo liberal sürecin bir soy kütüğü ve bir adı var: korunmaya ve düşmanlığa doğru gidiş.

Zenginler tehdit ve tehlikeden korunmak için yüksek duvarların ve çitlerin sayısının artırılması gerektiğini düşünüyorlar.

Vatandaşlık parçalanarak “devlete biat” vatandaşlık ile “hain muhalif” vatandaşlık şeklinde ikiye bölündü.

Ülkemizde ağızlarında gümüş kaşıkla doğanlar bir yana, daha küçük yaşlarında “dört yapraklı yonca” bulmalarını sağlayan sosyal-ekonomik bir ortamla yaşayan çocuklar da bulunuyor.

Kısacası sınıflar toplumu, sosyal ekonomik komplonun sonsuz kurbanlarını yarattı, yaratmaya da devam ediyor.

Son gelişmeler, Türkiye’de muhaliflere karşı kanlı siyasi bir komplonun hala sürdüğünü gösteriyor. Üstelik komplo bir “siyasi fikir birliği karteli” tarafından yürütülüyor ve doldurulamayan kocaman bir boşlukmuşçasına muhalif ve devrimci yutmaya devam ediyor.

Peki siyasi komplonun sonsuz kurbanları kimlerdir?

Tanzimat sonrasından 12 Mart 1971 askeri rejimine uzanan yaklaşık 130 yıllık zaman dilimi içerisinde islenmiş 80 kadar siyasal cinayet ve suikast girişimi bulunuyor.

Abdülhamid’e Cuma selamlığında yapılmak istenen suikast girişimiyle başlayıp, 1913 Bab-ı Âli baskını ile süren, Atatürk’e suikast girişimiyle tehlikeli boyutlar kazanıp, muhalif gazeteci Ahmet Emin Yalman suikastı ve ilk basın şehidi Hasan Fehmi olaylarıyla gazeteci ve entelektüel kıyımına dönüşen siyasi cinayetler tarihi, Türkiye’nin uzak yakın siyasi geçmişini siyasi bir mezbahaya dönüştürdü.

12 Mart darbesinden bu yana işlenmiş siyasal cinayetler, yakın tarihi siyasi cinayetlerle dolu bir “laboratuvar” haine getirdi.

Sabahattin Ali’nin hâlâ “faili meçhul” kurbanı olduğu bir ülkede, katillerin kimliği ya devlet eliyle ya da toplumsal rıza ve onayla gizlendi.

Gerçi siyasal tablo bu denli karamsar değildir. Çünkü sistemin patolojisinden zevk alanların yanında, onun ruhu hasta kılan işleyişine meydan okuyanlar da bulunuyor.

Mustafa Suphi’yi tuzağa düşüren Yahya Kâhya komplosunun, Abdi İpekçi ile Uğur Mumcu cinayetlerinin, 16 Mart 1978 tarihinde üniversite öğrencileri provokasyonunun, 1977 kanlı 1 Mayısının siyasi kodları çözüldüğünde ancak o zaman sosyal barışa bir nebze katkı sağlanmış olacak.

Kısacası, siyasi saiklerden ötürü, sosyal barışın olanaksızlığı ve aşırı sağcı şiddet arasındaki bağlantı önemsiz gösteriliyor.

Köktenci sağcı katil, tüm Türkiye’yi içine hapseden, gündelik ilişkilere dek sızan ve insanları esir alan bir düşmanlık ilişkisinin, yaşamın kuralı ve kurucu normu haline geldiğini iddia ediyor. Bu iddiası, Türkiye sosyalliğinde ne yazık ki siyasi cinayetlerle doğrulanmış durumdadır.

Sosyal barış, sözde büyük yöneticilerin kötülüğüne ve ihanetine kurban olmayı sürdürüyor.

Trump tartışmalı yıkım politikasıyla neyi başardı? Beyaz Saray’dan valizlerini iki misli memnuniyetle toplaması gereken narsist, Biden’ın zaferine umutsuzca direnmeye devam ediyor. Bu direniş aslında Amerika’daki sosyal barış ve demokratik gelenekler için yıkıcı bir etkiye sahip oldu.

Gerçi içindeki Kabil’i derin uykusundan uyandıran itkiler, o yükselip tahtına oturmadan önce de etkin ilkel güçler olarak derin katmanlarında mevcuttu.

Narsistin iç savaş bölgesinden, “İki ruh yaşıyor, ah göğsümde” diyen Faust’un iç çekişleri duyuluyor. Bu iki ruhun kesişme kümesi, narsist muktedir için gerçek bir “sağlık vahası” anlamına geliyor.

Siyaset arenası Türkiye’de de her şeyi göbek deliklerinin etrafında bir yerde hayal eden narsistlerle dolup taştı. Onlara göre her şey ve herkes bu “göbek merkezde” dinlenmektedir. Fakat sokaktaki gerçeklik, onların narsistik hayallerini bozguna uğratacak kadar çok rahatsız edicidir.

İnsanlar bu narsistik yöneticilerin çekim alanlarında, onları her yöne çeken güçler tarafından yıpratılıp, milliyetçi cinnet atmosferinde ufalanıyorlar.

Oysa, kademeli varoluş kaybına karşı zaman kayıpları nedir ki?

İnsanlığı doğayla ve kendisiyle uzlaştırmak zor zanaat.

İnsanlar, neoliberalizmin ürettiği ve zamanla esiri oldukları, sosyal adaletsizlik, sınıflar toplumu, büyüme fetişizmi, tüketim, yoksulluk, nepotizm, mafya, köktendinci ve aşırı sağcı şiddet gibi kötülük nesnelerinin korkusuyla yaşıyorlar.

Paternalist kapitalizm, insanların adım adım demokrasiden uzaklaşmaya ve onları düşmanlık toplumlarına dönüşmeye iten uğursuz tutkularını serbest bıraktı.

Kapitalist modernite yeni bir yeryüzü hukukunun (nomos) doğmasına yol açtı. Bu hukukun başlıca özelliği, savaşı ve ırkı tarihin en önemli iki kutsalı ilan etmekti.

Savaşın ve ırkın Türkiye sosyal kazanında kutsallaştırılması, bu olguları sosyal barışın zehri haline getirdi.

Atavik milliyetçiliğin iki kurucu içeriği olan, kan ve kısasa kısas hukuku ile “ırk ödevi” yeniden boy gösteriyor. Köktenci sağcı katil insanları, bir “muhaliflerden temizlenmiş toplum” karabasanına hapsediyor.

Siyasal düzen, hemen her yerde, ölüme yönelen bir örgütlenme biçimi olarak kendini yeniden oluşturuyor. Moleküler bir öze sahip, sözüm ona vatan savunusu bir terör, yavaş yavaş, cinayet ve ödev, yasa ve ulusal çıkarlar, buyruk ve itaat, norm ve istisna, özgür irade ve inanç, özgürlük ve güvenlik arasındaki ilişkileri bulandırarak meşruiyet kazanmaya çalışıyor.

Şiddet sarmalının munzam bir kurbanı olarak hayat, her defasında, riske atılan değer oluyor.

Siyasal cinayetlerin yol açtığı tektonik hareketliliğe rağmen toplum iç savaştan şaşırtıcı derecede uzak durmayı başardı. Bu acaba yaklaşık yüz yıl süren bir fırtına öncesi sessizliği midir?

Akıtılan kana, zihinsel düşmanlıklara ve duygusal bölünmeye rağmen Türkiye sosyalliğinin canlı ve kırılgan ortak zemini üzerinde yeni bir birlikte varoluş mümkün mü? Sosyal barış için yoksa 14. yüzyılın ortalarındaki kara vebaya benzer bir felaketi mi beklemek gerekecek?

Friedrich Engels 200 yaşına bastı. Ona göre sosyal barış, toplumsal ilişkilerin toptan dönüşümüne dair bir olguydu. Sosyal barış mevzusu üzerinden Engels üstada buradan bin selam olsun!

İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

SOSYAL MEDYA

4,314BeğenenlerBeğen
6,442TakipçilerTakip Et
2,300AboneAbone Ol
spot_img

SON YAZILAR