Pazar, Ekim 17, 2021
spot_img

Düşünce ve Dil*

İktidarı eleştirmek, köşeye sıkıştırmak, iktidarın ‘kendi hassasiyetleriyle’ çelişkilerini belirtmek için bile olsa aynı dili kullanmamak, yeniden üretimine ortak olmamak gerekiyor…

“Bir başkasının konuşmasını anlamak için, kullandığı sözcükleri anlamak yetmez- onun düşüncesini anlamak gerekir. Hatta bu bile yeterli olmaz- aynı zamanda onun güdülerini de bilmek zorundayız”1

AKP iktidarıyla birlikte yoğunlaşan dilin kullanımındaki değişimin halkın büyük çoğunluğunu kuşattığını düşünüyorum. iktidar medyası, sanatçıları, sözcüleri, yöneticileri vb. onlarca yolla, araçla ideolojik bir dil kullanıyor… günlük yaşamda halkın düşünce ve davranışlarına yön vermeyi (dönüştürüp, değiştirmeyi) amaçlayan bu dil kullanımı yıllardır sürdüğü için genel olarak alışkanlığa veya sıradanlığa dönüştü… bu dönüşüm ve değişim seçmen düzeyinde muhalif olanlar kadar, muhalefetin kimi sözcülerinin de diline yansıyabiliyor…

dil yalnızca konuşma, anlaşma aracı değildir; aynı zamanda düşünce üretim aracıdır. yani insan konuştuğu dilde düşünür… bazen hiç ayrımına varmasa da bu kaçınılmazdır. bir yerde mi okudum, yoksa bir arkadaş mı anlatmıştı anımsamıyorum; Alman Komünistleri Hitler ve Nasyonal Sosyalistlere karşı politika geliştirmek ve sonraki hamlelerini anlamak için yazılan ve söylenenleri öyle sıkı takip ediyorlarmış ki bir süre sonra ayrıntı gibi görünen bazı konularda faşizan eğilimlerin (veya düşüncelerin) kendilerine de bulaştığını görmüşler… bunun bilinçli bir durumda olduğunu (yani incelemek, karşı politikalar geliştirmek için yapılırken yaşandığını) dikkate alıp, bilinçsizce ve günlük yaşamın içinde her saat, her gün ve yıllardır tv’lerde, sosyal medyada, kitaplarda, filmlerde, müzikte, siyasette, eğitim ve öğretimde yaşandığını düşünmek zorundayız…

Boğaziçi Üniversitesi’ndeki direniş sonrası tutuklananlar hakkında Adalet Bakanlığı’nın yaptığı savunmayı okudunuz mu bilmiyorum… Adalet Bakanlığı Kabe görseli ve tutuklu bulunanların cinsel kimliklerini öne çıkararak “İslam hukukuna göre yasak ve haram” dedi… sokaktaki sıradan yurttaş için bunun algılanışı nasıl olabilir sizce…? ya da bakanlık neden Anayasa ve yasaları referans almak yerine İslam hukukunu referans alıp “yasak” ve “haram” sözcüklerini yan yana kullanıyor… şeriat demeden şeriatı öne çıkarmak için halkın büyük çoğunluğunun inancına İslam’a vurgu yaparken günlük dil içinde, komşuluk ilişkilerinde bile her gün kullanılan ve genellikle hassasiyet vurgulamak için de kullanılan “haram” sözcüğü ile de sıradanlaştırıyor…

tüm aşındırma ve içini boşaltma çabalarına rağmen hala daha Anayasa ve yasalara göre laik bir ülkede yaşadığımız gerçeğini bakanlık ve yetkilileri, bu savunmayı okuyan ilgili mahkeme üyeleri vd. bilmiyorlar mı; biliyorlar… aslında benzer bir durum şu an Afganistan’da da yaşanıyor; Taliban hem içeriye hem dışarıya yönelik söylemlerinde şeriat hukuku veya İslam hukuku vurgusu yapıyor. o zaman günümüz dünyasında şeriatın ‘hukukla’ bağı olabilir mi diye sormamız gerekiyor… hukuk kavramı (sözcüğü) maske işlevi görüyor… aslında bizim Adalet Bakanlığı’nın mahkeme gönderdiği ve “İslam hukukuna göre” diyerek söylediği şeyle, Taliban’ın “Şeriat hukuku” diyerek söylediği şey aynı… birincisinde yani ülkemizde hem 100 yıllık bir (kör topal) laik uygulamanın büyük ölçüde kabul görmesi, hem iç siyasi dengeler nedeniyle oldukça yumuşak (ve örtük) olarak söylenen söz, ikincisinde yani Afganistan’da iktidarı silah zoruyla ele geçiren Taliban tarafından net (çok daha somut) biçimde söyleniyor…

“Bir sözcük, tek bir nesneyi değil, bir nesneler grubu ya da sınıfını ifade eder. Bu yüzden her sözcük zaten bir genellemedir. Genelleme, düşüncenin sözlü bir eylemidir ve gerçekliği duyum ve algının yansıttığından tamamen farklı biçimde yansıtır… anlam aynı zamanda sözcüğün de ayrılmaz bir parçasıdır ve bu yüzden düşünce alanına olduğu kadar dil alanına da aittir.”2 bu noktadan hareketle özellikle iktidar partisi yönetici ve iktidar partisi içinde konumlanmış olanların ısrarla kullandıkları sözcüklere (hatta beden dillerine) bakmak yeterlidir… örneğin emekçilerin ödenmeyen hakları için “kul hakkı”, hak edilmiş gelir için “helal kazanç”, İslam ülkelerinin halklarını anlatırken “ümmet” (hatta İslamcılar milleti de ümmet olarak kullanırlar), kutlu olsun yerine “hayırlı olsun”/ “hayırlara vesile olsun”, istifa veya görevi bırakmak yerine “affını istemek”, iş kazasına (cinayetine) “fıtrat”/ “kader”, kuralların veya sınırların çiğnenmesine “haram”, uygun, yasal, doğru yerine “caiz” vb. onlarca sözcük veya söz öbeği deyim yerindeyse bilinçlerimize dayatılıyor. dikkat ettiyseniz bu vb. sözcük ve söz öbeklerinin tamamı dinsel çağrışımları olanlar… belki de bu kullanımın içselleştirilmesinin en iyi örneği “hudut namustur” pankartı açan gençlerdir. çünkü benim yaşıtlarımın bile günlük konuşma ve yazı dilinde kullandığımız ‘sınır’ yerine gençlerin bizim unutmaya başladığımız hudut kavramının kullanılması, egemenlik, güvenlik, bağımsızlık gibi kavramlar yerine “namus”un kullanılması dilin düşüncedeki dönüşümüne örnek olabilir. (bu pankartın eril bir algıyı da yansıttığını göz ardı etmemek gerekiyor.)

bir örnek de Oğuzhan Uğur’un YouTube programı Pinç’teki program tanıtımına karşı dava açanlar arasında bulunan Hasret Yıldırım adlı kişinin programdaki tiplemelerin, üzerlerindeki kıyafetlerin, şahısların duruşlarının tamamıyla İslam’ı temsil ettiğini iddia etmesiydi. programdaki tiplemelerin Afganlara yönelik olduğunu mülteci/ göçmen sorunu nedeniyle anlıyoruz; fakat şikayetçi olanlar herhangi bir Ortadoğu veya Güney Asya ülkesinde yaşayanların giydiği elbiseleri İslami olarak tanımlıyor, yetmiyor duruşlarını bile İslami olarak niteliyorlar. (Adalet Bakanlığı’nın savunması da anımsanmalı)

Mecliste Anayasa ve yasa değişiklikleriyle yapamadıkları dinsel, gerici düzenlemeleri yargı kararlarıyla yapmaya çalıştıklarını düşünüyorum… bir de günlük yaşamda giyilen kılık kıyafetin ve ‘duruşun’ nasıl olup da bir dini temsil ettiğini, bunun hangi amaçla dile getirildiğini de ekleyince, konuşmasıyla, giyimiyle, duruşuyla bir rol modelin işaret edildiğini, yaratılmaya çalışıldığını da eklemeliyim. (sözü edilen programdaki tiplemeler mizah veya eleştiriden daha çok bir aşağılama içerdiğini de vurgulamalıyım…. bu yazıda anlatmaya şeylerin tersinden bir örneği olarak da görülmelidir.)

dil birbirimizle anlaşma, kendimizi anlatma aracı olduğu kadar kültürün de taşıyıcılarından biridir… kültür dediğimiz de insanlığın bugüne kadar yarattığı, ürettiği günlük yaşama ilişkin her şeyi kapsamaktadır… dolayısıyla düşüncemizden davranışlarımıza, eğitimimizden düşlerimize kadar her şeyi dil aracılığı ile öğrenir, öğretir ve geleceğe aktarırız… tüm iktidarlar bunu bilerek konuşuyor, yazıyor ve davranıyorlar… (en güncel örnek olarak İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılması sırasında Tayyip Erdoğan ve yandaşlarının yaptıkları açıklama ve gerekçelerin neler olduğunu anımsamakta yarar var… gelenekler, örf ve adetler, Türk aile yapısı, inanç gibi kavram ve sözcüklerle –tam bir dayatmayla- üstelik Meclisi de yok sayarak bir imza ile sözleşmeden çekinildi)

öyleyse…

AKP ve türevlerinin dili ideolojik bir araca dönüştürerek halkın düşüncelerine müdahale etmek için kullandığını kabul ediyorsak (bilinçli yaptığını varsayıyorsak ki ben onlardanım), günlük konuşma, yazma dilimiz dahil siyasette, eğitimde, sanatta, vb. her alanda buna karşı dikkatli olmak zorundayız…

iktidar ve bileşenlerinin dil aracılığıyla; özellikle laikliği aşındıran, dinsel kavramlarla dünya işlerini çekip çevirmeye ve halkın düşünce yapısını dönüştürmeye çalışan, veya dini değerleri psikolojik baskı aracı olarak günlük yaşama egemen kılmaya çalışan bilinçli eylemine karşı bizim de dili bilinçli kullanmamız zorunludur… iktidarı eleştirmek, köşeye sıkıştırmak, iktidarın ‘kendi hassasiyetleriyle’ çelişkilerini belirtmek için bile olsa aynı dili kullanmamak, yeniden üretimine ortak olmamak gerekiyor…

not:

  1. herkesin kendi anadilinde konuşması, yazması, eğitim alması temel hakkıdır.
  2. konunun uzmanlarının bu konuda daha aydınlatıcı açıklamaları hepimiz için gereklidir.

*L.S. Vyotsky/ Düşünce ve Dil

1) a.d.e, sf:215

2) a.g.e, sf:22

 

 

1 Yorum

Bir Cevap Yazın

Önceki İçerikHaram, Namus, Ambar
Sonraki İçerikBen Genco Erkal
Emekli Maden İşçisi, Şiir Yazar
836BeğenenlerBeğen
733TakipçilerTakip Et
301TakipçilerTakip Et
Mete Kaan Kaynar: Cenk Hocam, Marksizmin Doğu’ya Açılışı: Sömürgecilik, Savaş, Devrim başlıklı kitabınız NotaBene Yayınları’ndan çıktı. Öncelikle, böyle bir kitabı yayın dünyasına kazandırdığınız için teşekkür etmek...
Günel Cantak’ın hazırlayıp sunduğu belgeselde (19 Eylül 2021) “HDP’nin parlamentoda olması çok önemli… Nedeni şu, siyaset kurumunun 35-40 yıldır çözemediği bir Kürt sorunu var....
Bir önceki yazımda sosyoloji bölümlerinin tercih edilirliğindeki dramatik düşüşün başlıca nedenlerinin YÖK’ün popülist politikaları, öğrencilerin lisede sosyoloji dersi almadıkları için bu disiplin hakkında bilgilerinin...
özelleştirme, ihaleler, kamu harcamaları, sosyal haklar, özgürlükler gibi konularda söz söylerken, görüş açıklarken basit bir ölçü kullanıyorum… her ne kadar özel mülkiyete karşı olsam...

YAZARIN DİĞER YAZILARI