Cuma, Mayıs 20, 2022
spot_img

Anayasa Tartışmaları – XIV Emek-Dayanışma Örgütleri Anayasadan Ne Bekliyorlar

Mete Kaan Kaynar'ın Anayasa Tartışmaları yazı dizisi devam ediyor. Bu hafta emek ve dayanışma örgütlerinin anayasaya dair görüş ve metinlerini inceledi

Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK), Türk Tabipleri Birliği (TTB), Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB), Türkiye Serbest Muhasebeci Malî Müşavirler ve Yeminli Müşavirler Odaları Birliği (TÜRMOB), Türk Dişhekimleri Birliği (TDB) ve Türk Eczacıları Birliği (TEB) gibi konfederasyon, oda ve birliklerin oluşturduğu emek ve dayanışma platformu, yeni anayasa/anayasa reformu konusundaki ortak düşüncelerini 13 Nisan 2008 yılında yayınladıkları Demokratik-Sosyal-Eşitlikçi Bir Anayasa İçin Girişim Temel İlkeler Raporu başlıklı raporda dile getirmişlerdi. Rapor hem yukarıda anılan örgütlerin temsilcilerinin hem de uzmanların yer aldığı bir kurul tarafından hazırlanmıştı.

Hazırlanan Temel İlkeler Raporu, anayasa değişikliğini küresel bir çerçeveden ele alan, Türkiye’nin yeni anayasa ihtiyacını dünyadaki yeni değişimlerin ışığında değerlendiren bir metindi. Raporda Sovyetler Birliği’nin çöküşünden, neoliberalizmin yaygınlaşmasıyla iktisadî küreselleşme dalgasının tüm dünyayı, dolayısıyla da anayasaları derinden etkilediği, insanlığın ortak değerleri olarak insan hakları ve hukuk devleti kavramlarının tüm dünyadaki devletlerin birer yol haritası haline geldikleri, çevresel yıkım, küresel ısınma gibi konuların dar anlamda ekoloji bilimini ilgilendiren konular olmaktan çıkarak anayasa hukukçularının da ilgi alanına girdiği ve “İktisadî veya çevresel alanda tanık olunan küreselleşmeye ve insan haklarının devlet-ötesi alanda düzenlenmesine rağmen, devlet içerisinde merkezî yapı karşısında yerel yönetimlerin giderek güçlenmesi”nin son on yılların olgusu oldukları vurgulanmaktadır.

Temel İlkeler Raporu bu küresel değişmelere karşı anayasaların üç düzeyli bir yapılanma içerisinde ele alınması gerektiği düşüncesini paylaşmaktadır. Anayasalar hakkında konuşabilmek için göz önünde bulundurulması gereken ilk düzey ulus ötesi düzeydir (kıtalarda anayasallaşma düzeyi): “Avrupa Konseyi (AK), Amerika Devletleri Örgütü (ADÖ) ve Afrika Birliği Örgütü (ABÖ) şeklinde 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren başlayan kıta ölçeğindeki örgütlenmeler, devletlerin üstünde bir anayasalaşma sürecinin yolunu aç[mıştır]”. İnsan hakları kavramı, ulus ötesi düzeyin itici gücünü oluşturmaktadır. Anayasa çerçeve “…özellikle Avrupa ölçeğinde devlet anayasalarının egemenlik yetkisinin bir kısmını bu ulusal-üstü yapılanmaya geçirmesinin yolunu da” açmaktadır.

Temel İlkeler Raporunda devleti içerisinde de anayasal zeminin genişlediği vurgulanır. Bu, anayasal tartışmaların ikinci düzeyini oluşturmaktadır. “Devlet-ötesi alana doğru genişlemeye başlayan anayasalar, asimetrik bir şekilde devletlerin merkez organları dışında, federal ve bölgeli devlet modellerinde (federe devletler ve bölgeler dahil, alan topluluklarını da kapsamına alan hükümler dizisini öngörmektedir. Merkezî iktidarlar ile çevre arasındaki yetki dağılımı, artık yatay erkler ayrılığı olarak adlandırılan klasik erkler ayrılığı kuramına yeni bir boyut eklemiş bulunuyor: düşey erkler ayrılığı yetki paylaşımı.”

Ulusal anayasalar düzeyi, yukarıda zikredilen iki düzeyin kesişiminde yer almaktadır: “Gerek devlet-içi (alt-ulusal), gerekse devlet-ötesi (ulusal-üstü) anayasal gelişmeler, ulusal anayasalarda alan daralması sonucunu doğurmuş; devlet anayasaları için “sandviç anayasa” benzetmesi bile” yapılmaya başlanmıştır.

Emek ve Dayanışma güçlerinin hazırladıkları Temel İlkeler Raporu “yeni anayasa” kavramını da ele almakta ve yeni anayasa denilince ne anlaşılması gerektiği üzerinde de durmaktadır. Nitekim raporda hazırlanacak bir anayasanın, ancak ve ancak “… içerdiği ilkeler, öngördüğü kurumlar ve denge mekanizmaları bakımından, yürürlükteki metne göre özgürlükçü, eşitlikçi ve demokratik açılımlar öngörüyorsa” “yeni” olarak kabul edilebilecek nitelikleri haiz olduğunun altı çizilir ve “Anayasal ilkeler bakımından yenilikler zinciri[nin], düzenleme konuları ve kapsam olarak üç ayrı düzleme göre belirlenme[si]” gerektiği vurgulanır. Bu alanlar toplum ve toplum üyesi bireyler bakımından (özgürlük+hak+eşitlik) alanı ve devlet organları bakımından (görev+yetki+sorumluluk); düzlemidir.

Elbette 2008 yılından bu yana köprülerin altından çok sular akmış, dünyada ve Türkiye’de siyasal yapı ve konjonktür hızla değişmiştir. 2000’lerin ilk çeyreğinde kendisini iyiden iyiye hissettirmeye başlayan küresel otoriterizm dalgası, (Freedom House verilerinin de altını çizdiği gibi) tüm dünyada özgürlüklerin genel düzeyindeki bir düşüşü de beraberinde getirmiş, artan küresel otoriterizmden Türkiye’de de payına düşeni ziyadesiyle almıştır. Elbette Temel İlkeler Raporu’nun yayınlandığı 2008 yılından günümüze konfederasyonlar, odalar, birlikler şeklinde örgütlenen emek ve dayanışma örgütlerinin de geçmişe takılıp kaldıklarını söylemek imkânsız; aynı şekilde rüzgârda savrulan yaprak misali, her küresel rüzgârda bir duvardan diğerine savrulan yüzer gezer yapılar olduklarını söylemek de haksız. Nitekim bu yazıda, 2008’de yayınlanan Temel İlkeler Raporu’ndan uzun uzadıya bahsetmem de bundan kaynaklanmaktadır.

Örneğin Türk Tabipler Birliği 12 Eylül Darbesi’nin 41. Yıldönümü vesilesiyle yayınladığı basın açıklamasında Birlik, hem TTB’nin darbe(ler) karşısındaki konumunu özetlemekte hem ismini zikretmemekle birlikte 2008’deki Temel İlkeler Raporu’nda da paylaşılan görüşleri tekrarlamakta hem de OHAL ilanı ve gittikçe “sivil bir cunta” karakteri belirginleşen yeni yönetime ve anayasal süreçlere dair yepyeni şeyler söylemektedir: “ İlan edilen OHAL’ler ile Türkiye adeta bir “sivil cunta” ve yeni bir vesayet dönemini yaşamıştır. Parlamenter sistemi devre dışı bırakan, hukukun üstünlüğü ilkesini askıya alan ve kuvvetler ayrılığını tek adamlıkta birleştiren son OHAL döneminde, çıkartılan kararnamelerle birlikte yüzbinlerce kamu emekçisi ihraç edilmiş; çok sayıda sivil örgütlenme yok edilmiş; yüzlerce gazete, dergi ve kanal kapatılmıştır. Düşünce ve ifade hürriyetini kullanan “Barış Bildirisi”ni imzalayan yüzlerce akademisyen hakkında ceza istemi ile dava açılmış, insanlar gözaltına alınıp, tutuklanırken, çalışma hakları ellerinden alınmış, başta pasaport tahdidi olmak üzere temel anayasal hakları askıya alınmıştır. Seçilmiş vekilleri, belediye başkanları ve parti yöneticilerini görevden alan, tutuklayan, cezalar yağdıran iktidarın izlediği aslında 12 Eylül’ün yol haritasıdır. Büyükşehir belediyelerine kayyum atayarak halkın iradesinin gasp edilmesi 12 Eylül cuntasının devamı siyasi bir darbedir. Cuntanın kurduğu Devlet Denetleme Kurulu’nun yetkilerini genişleten cumhurbaşkanı kararnamesi de 12 Eylül faşizminin tezahürüdür. Türk Tabipleri Birliği olarak; 12 Eylüllerin ve tüm askeri ve sivil darbelerin, andıçlarla postmodern darbelerle toplumu şekillendirme girişimlerinin bir daha yaşanmayacağı bir ülke için emek, demokrasi ve barışı savunmamız gerektiğinin farkındayız. Çağdaş, laik, demokratik ve eşit bir ülke için tüm darbelerin karşısındayız.”

Benzer şekilde, DİSK, KESK, TMMOB ve TTB’nin 21 Ağustos 2021 tarihinde yayınladıkları ortak bildiride de benzer noktaları ön plana çıkarılmakta ve “Güçler ayrılığı esasına dayalı parlamenter rejimin ortadan kaldırılarak tek adam rejimine geçildiği günden bu yana” Türkiye’nin yasalarla değil, Beştepe’den neşredilen Kanun Hükmünde Kararnamelerle yönetildiğinin altı çizilmektedir. Bildiride bu husus “Ülkenin idari yapısı, devlet ciddiyeti ve kamu yönetimi anlayışıyla bağdaşmayacak biçimde, tek kişinin kararlarıyla bir gecede değiştiriliyor.” şeklinde ifade edilir. Ayrıca “Yayımlanan her kararname [ile] demokrasi ve hukuk devleti anlayışını[n] daha fazla aşındı[rıldığı] tek adam rejiminin gücünü[n] artı[rıldığı]…Hukukun üstünlüğü ilkesini[n] yok say[ıldığı]… Başta emek ve meslek örgütleri olmak üzere tüm demokratik kitle örgütleri[nin] yasada yer almayan keyfi bir ceza hukukuna tabi kıl[ındığı]… Bu durum[un] anayasaya, yasalara ve uluslararası sözleşmelere açık biçimde aykırı [olduğu]… Meslek birliklerini, sendikal örgütleri ve demokratik kamuoyunu baskı altına alarak sustur[ulmasının] hedefle[ndiği ve]… bu hukuk dışı uygulamadan derhal vazgeçilme[si gerektiği]… Anayasal hak ve özgürlükleri… sınırlandırmaya yönelik adımlar[ın] ve tek adam rejiminin baskıcı yapısını güçlendiren tüm düzenlemeler[in] geri çekilme[si]” gerektiği vurgulanır.

KESK, 1982 Anayasası’ndaki ırkçı ve militarist çağrışımların temizlenmesi gerektiğini vurgular ve anayasa önerisinde “…yeni anayasada, sunum niteliğindeki başlangıç esaslarının herhangi bir kişi, kurum ya da değere kutsallık atfetmeden, insan onuru temelinde; demokratik, eşitlikçi, sosyal bir rejimi kurmak ve barış halinde yaşayan bir toplumu oluşturmak amacıyla kadın – erkek tüm Türkiye yurttaşlarınca hazırlandığının vurgulanması yeterli olacaktır. Ve elbette militarist, ırkçı çağrışımlar yapan ifadelerden, ayırımcı ve cinsiyetçi yaklaşımdan arınmış bir söylemle kaleme alınma[sı]” gerektiğinin altını çizer.

KESK, İnsan haklarına dayalı bir Cumhuriyet vurgusu yapar. Anayasalarda “…haklar ve özgürlüklere ilişkin genel ilkeler belirlenirken, gelişime açık bir düzenleme tercih edilme[si] ve artık genel kabul gören insan haklarının eşdeğerliği, karşılıklı bağımlılığı ve bölünemezliği göz önünde bulundurulma[sı]” gerektiği vurgulanır. KESK’in yeni anayasa önerisi şu hususların altını çizer: “Yeni tehditler ve yeni toplumsal gelişmeler nedeniyle insan haklarının klasik kurumlarla korunamayacağı açıktır. Bu nedenle yeni kurumların ve koruyucu mekanizmaların oluşturulması gerekmektedir.  İnsan hakları ihlallerine karşı ulusal ve uluslararası düzeyde bağımsız ve tarafsız kurumlara başvuru olanakları yaratılmalıdır.  İhlal olması durumunda sorun sadece tazminat öngören hukuksal sorumluluk çerçevesinde değil, insan hakları hukukunun gerekleri olan, gerçeği öğrenme, manevi tatmin, özür vb mekanizmalarla çözümlenmelidir.”

Liberal anayasalarda mutlaka yer alan “kişi dokunulmazlığı” ve “yaşam hakkı” gibi hakların yanı sıra “İşkence yasağı ve bedensel müdahale yasağı”nın da yeni anayasada düzenlenmesi gerektiği KESK’in altını çizdiği bir başka husustur. KESK “…yaşam hakkından ayrı maddeler olarak düzenlenmelidir. Kötü muamele ve işkence ayırımına son verilmeli, İstanbul Protokolü çerçevesinde her türlü maddi ve manevi baskı işkence olarak düzenlenmeli, işkence suçunda zamanaşımının olmayacağı, zarar görenin talebi üzerine bağımsız kurullar ve kişilerce soruşturulacağı kayıt altına” alınması gerektiği vurgulanmakta, OHAL yetkisinin “savaş hali dışında bir olağanüstü rejim kesinlikle anayasadan çıkarılma[sı]” gerektiğinin alt çizilmektedir.

KESK, İnsan Haklarına Dayalı Cumhuriyet kavramı kadar “Sosyal Cumhuriyet” kavramının da bir anayasal ilke olarak kabul edilmesi gerektiği düşüncesindedir: Bu Anayasa taslağında “1980’lerden itibaren sermayenin küreselleşmesi ile birlikte vahşi kapitalizm tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmış, buna paralel olarak emek eksenli ekonomik ve sosyal hakların temel insan haklarından olduğu gerçeği de yadsınmaya başlanmıştır. Bu bakış, liberal insan hakları anlayışının, emeği, insan olmanın temel özelliği olarak değil, sermayenin sürekli ayakta durması gereken bir hizmetkarı ve pazarın temel tüketicisi rolü ile sınırlamasının ürünüdür.” şeklinde ifade edilir. Oysa hak ve özgürlüklerin bölünmezliği ve bütünlüğü ilkesi bu yadsımanın haksızlığının bizzat yaşanması üzerine geliştirilmiştir. Sağlık hakkının, sosyal güvenlik hakkının, konut hakkının yaşam hakkının vazgeçilmez öğeleri olduğu ya da çalışma ve emeğinin değerini alma, yoksulluğa karşı korunma hakkının insan onurunun temeli olduğu tartışmasız kabul edilmelidir. Bu çerçevede çalışma hakkı, sosyal güvenlik hakkı, sağlık hakkı, konut hakkı, eğitim hakkı, sendikal haklar gibi haklar da anayasa da ayrıca düzenlenmelidirler.

KESK’in anayasasının üçüncü temel kavramı Demokratik Cumhuriyet kavramıdır. KESK, bir anayasal ilke olarak Demokratik Cumhuriyet kavramını “Toplumsal istencin yansıtıldığı yeni bir anayasa” olarak ele almakta ve “Cumhuriyet’in… temel niteliği olan demokratiklik esasının yaşama geçmesi bakımından asgari koşullar olarak, devletin yapılanmasının değişmesi, merkezi idari yönetim ve özellikle askeri bürokratik vesayetten arınmış bir yönetişim anlayışı ile, siyasal çoğulculuğun anayasal güvenceye kavuşturulması ve doğrudan veya yarı doğrudan demokrasi araçlarının geliştirilmesi olarak tanımlamaktadır. KESK bu konuda şu noktaları ön plana çıkarır: “Parlamentonun, yürütme organının etkisinden kurtarılması gerekmektedir. Bu çerçevede özellikle insan hak ve özgürlükleri konusunda yürütme organına kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi verilmemeli, hukuksal düzenlemenin asli kaynağı parlamento olmalıdır. Parlamentodaki çalışmaların yürütülmesinde hükümet kuran parti tek belirleyen olmamalı, demokratik rejimin gereği olarak burada da çoğunluk ilkesine göre değil çoğulculuk ilkesine göre komisyonlar aracılığıyla halkın iradesinin mümkün olduğunca yansıtılması sağlanmalıdır.”

Devlet organları, “Erkler” olarak değil kamusal hizmetleri yerine getiren kurumlar olarak düzenlenmelidir. Böylelikle bu kurumlar, birer bürokratik iktidar aracı olmaktan çıkarılarak insan hak ve özgürlükleri ile toplumsal dayanışma ve gelişmeyi sağlamaya çalışan ve bu doğrultuda kurallar koyan, kuralları uygulayan ve bunları halk adına ve halkın talebiyle denetleyen birer hizmet birimine dönüşürler.

Türkiye’de demokratikleşmenin önündeki en önemli engellerden birisi askeri – bürokratik vesayet yönetimi olduğu KESK’in üzerinde durduğu bir başka husustur. KESK, yeni anayasa önerisinde, tam da bu nedenle “…merkezi bürokratik yapı yerine yerel ve halk tarafından kolayca denetlenen, toplumsal hizmet sunma ve insanların değil, işlerin yönetim ve organizasyonunu temel alan bir yönetim anlayışı[n] benimsenme[si gerektiğini] vurgular.

Barışa Dayalı Cumhuriyet KESK’in 4. temel ilkesidir. KESK “Kürtlerin ve Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan diğer halkların eşitliği ilkesinden hareketle, vatandaşlık Türk etnik grubunun üstünlüğünü çağrıştıracak ibarelerden uzak biçimde ‘Anayasal vatandaşlık’ olarak kurgulanmalıdır.  ‘Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı’, kapsayıcı ve farklılıklara olanak tanıyıcı kimlik olarak tasarlanma[sı]” gerektiğini vurgular.

KESK’in bir diğer temel ilkesi ise Laik Cumhuriyet’tir. Bu bağlamda KESK Diyanet işleri Başkanlığı’nın kaldırılması zorunlu din dersi uygulamasından vazgeçilmesi gerektiğinin altını çizer.

Cumhuriyet’in temel niteliklerinden birisi de KESK’e göre, “Eşitlikçi Cumhuriyet”tir. . “Eşitliğin sağlanması için asgari şart olan ayrımcılığın yasaklanması gerekir. Ayrımcılık yasağı anayasada açıkça yer almalı, toplumsal olarak dezavantajlı konumda bırakılan gruplara yönelik ayrımcılık her düzeyde yasaklanmalıdır. Ayrımcılık yasağına, cinsiyet, yaş, dil din, ırk, siyasi ve felsefi düşünce yanında cinsel yönelim, cinsel kimlik, aile sorumlulukları, medenî durum, engelli olma gibi nedenler de eklenmelidir.  Ayrımcılık yasağı dışında tüm insanların ve tüm halkların eşit olduğu belirtilerek fiili eşitliği sağlamaya yönelik tedbirlerin alınması gerektiği vurgulanmalıdır.

Keyifli Pazarlar

Mete Kaan Kaynar Imza2

Bir Cevap Yazın

PAZAR PAZAR

Akademisyen, Yazar
2,738BeğenenlerBeğen
7,171TakipçilerTakip Et
zor zamanlarda; yani deprem, sel, büyük yangınlar, kitlesel iş cinayetleri, yüksek enflasyon (yoksulluk) vb. durumlarda iktidarlar, sermaye, bu düzenden beslenen, makam- mevki bekleyenler ‘milletimiz’,...
Saray/AKP/MHP iktidarının izlediği politikaların başta yoksulluk olmak üzere, demokratik hakların baskılanması, örgütlenme özgürlüğünün ortadan kaldırılması, iktidar bileşenlerinin dini, siyasal, ideolojik tercihlerinin yaşamın her alanında...
spot_img

YAZARIN DİĞER YAZILARI