Gençler İçin “Ecdadımız”

Resmi tarih her zaman, hâkim düzeni sürdürmenin çok elverişli bir enstrümanı olmuştur. Bu kitap diyor ki saltanatların, sarayların bir ecdadı varsa, direnenlerin, yaşamı emeğiyle var edenlerin ve özgürlük, eşitlik isteyenlerin de bir tarihi var

Lise çağlarınızda tarih dersi alırken yaşadığınız ruh halini hatırlar mısınız? Ben lisenin o zamanlar “Türkçe-Sosyal” dedikleri bölümünde okuduğum için bol bol tarih dersi görmüştüm. Hem Osmanlı Siyasal Tarihi hem de Osmanlı Kültür-Medeniyet tarihi…Okurken kendi ruh halimi çok iyi hatırlıyorum. Bir Osmanlı vardı ki kuruluşu ayrı mucize, yükselişi apayrı bir hikmet…Adeta “göklerden inen bir kader” ile engelleri yıka yıka ilerleyen ve hep kazanan, her daim haklı. Duraklama ve çöküş ise hep hainlikler, nankörlükler yüzünden. Hatta şöyle bir cümle bile hatırlıyorum “Osmanlı İmparatorluğu’nun duraklama devrine girmesinin nedenlerinden biri de kadınların devlet yönetimine fazla müdahale etmesidir.” (Evet ve tabi ki yine bu kadınlar yüzünden!) Hep savaşır Türk(!) devletleri, her daim fetihler…Ve hep haklıydı. En önemlisi de Osmanlı bizdik. Yani dışardan bakıp bir nedensellik bağı kurmak yerine, Osmanlı ile kazanan ya da kaybedip çöken biz olurduk, taraf olurduk. Şu cümleyi bu defa sadece ben değil, herkes hatırlar muhtemelen: “1. Dünya savaşında Almanlar kaybedince biz de kaybetmiş sayıldık.”

Bu dersleri alırken şöyle düşündüğümü hatırlıyorum: Bir insan topluluğunun ya da devletin hep iyi, hep haklı olması mümkün mü? Kim bu Osmanlı? Koskocaman bir coğrafyaya yayılmış, hükmü altında yaşayan herkes Osmanlı mı? Neden sürekli savaşıyor? Neden sürekli fetih? Ve neden ona isyan eden herkes ve her şey kötü de sadece o iyi? (Evet isyanlardan bahsediyordu müfredat, kışkırtıcı, bozguncu, başıbozuk handiyse çapulcular(!) gibi..)

Ragıp İncesağır’ın “Ecdadımız” kitabı, benim bir zamanlar yaşadığım gibi, böyle yoğun milliyetçi, fetihçi, erkek tarih anlatısı bombardımanına maruz kalan gençler için adeta bir anahtar. Anahtar, zira bu kemikleşmiş tarih anlayışının tersyüz edilmesi için bu zamana kadar yazılmış onlarca, yüzlerce çalışma ve eserin bir kitapta toparlanması elbette imkânsız. Ancak “bu iş hakikaten böyle, bu kadar mı?” diye sorma ihtiyacı hisseden herkes için, yeni yeni okuma ve inceleme kapıları açabilecek bir kitap.

Resmi tarih her zaman, hâkim düzeni sürdürmenin çok elverişli bir enstrümanı olmuştur. Orta okul-lise çağlarında afallayarak dinlediğimiz o garip tarih anlatısının gerçek anlamını ve neye hizmet ettiğini yaşadıkça gördük. Hatta son 10-15 yılda, tarihi fetişleştirmenin ne boyutlara vardığını, toplum üzerinde nasıl bir etki yarattığını, siyaseten ne kadar çok su kaldıran bir hamur olduğunu da…Yazar Ragıp İncesağır bu durumu şöyle yorumluyor: “Egemenler ecdâd edebiyatıyla “bir taşla bir sürü kuş vurmak” istiyorlar: Birincisi, geleceğimizi ipoteklemek istiyorlar. “Her zaman böyle perişan değildik, atalarımız çok daha güzel yaşıyordu” mesajı vermek yani. Bir tür İslamcıların “Asr-ı Saadet” nostaljisi gibi. Geçmişi ihya etme fikri, geleceği geçmiş gibi inşa etme gibi gerici bir amaç taşıyor. Bu mümkün değil. Memleketlimiz Heraklit dememiş mi? “Bir ırmakta iki kere yıkanılmaz”. İkincisi, yurttaşı yok etmek istiyorlar. Demokrasilerde birey, hakları olan bir yurttaştır. Ama geçmişte padişahın kulları vardı. Padişah güzellemesi, yurttaşı yok edip, bireye kulluk dayatmasıdır esasında.

Üçüncüsü, Ortadoğu ve Afrika’daki askeri/ekonomik varlığın da, Ayasofya’daki “oldu-bitti” şovunun da anlamı yayılmacı- fetihçi bir dış politika hayali. Bunu da “ecdadımızın izinden gidiyoruz” diyerek Osmanlı üzerinden meşrulaştırıyorlar.

Bir başka kuş ise, bireyde siyasal bağımlılık yaratmak. Reich’ın “Dinle Küçük Adam” kitabındaki “zayıf, özgüvensiz ve aciz” tip, övünmek için, hiçbir emek harcamadan bir geçmişe sahip oluyor. “Hayatına anlam katan” bir geçmiş ve kendine ait olmayan “başarılar” ile büyüklenmek. Bunlar uyuşturucu gibi bağımlılık yaratıyor. Torbacısına bağlanan müptela gibi, ecdat servisi yapan iktidara bağlanıyor “küçük adam”. “

Tarih sadece padişahların, paşaların, hanedanların, saray ve şehzadelerin tarihi değil oysa…Ya da bize anlatıldığı gibi herkesin mutlu mesut yaşadığı, dert üstü murat üstü, asude bir toplum da söz konusu değil geçmişte. Bugün itiraz eden ve direnenler olduğu gibi, o gün de itiraz eden, direnen, insan onurunun ve hakça bir yaşamın mücadelesini verenler var. Yani “başka bir ecdad” var. Köylüler, emekçiler, kadınlar, köleler var. Farklı dinsel aidiyetlerine rağmen kol kola girip direnenler var. İşte bu kitap, bu başka ecdada açılacak kapıyı bizim için çok keyifli bir dille ve hikayelerle aralıyor.

Tarihin ilk köle ayaklanmasının lideri olan ve Heliopolis (Güneş Ülkesi) adını verdikleri ilk eşitlikçi ütopyanın bayrağını açan Aristonikos’u, Emevi zulmüne isyan bayrağını açıp koskoca bir devleti yerle bir eden Köle Ebu Müslim’i, Bizans’ın sömürüsüne karşı ayaklanıp, soyluları deviren ve Selanik’i yıllarca bir emekçi konseyi ile yöneten devrimci Zealot’ları, “Birinin servet toplamasıyla diğerinin ekmeğe muhtaç kalması Tanrı’nın amacına aykırıdır. Kadınlar müstesna, (kadınlar mal değildir çünkü b.n.) dünyadaki her şey ortak olmalıdır” diyen Bedreddin’i ve Börklüceli’yi, Zorla toprağa yerleştirilip Çukurova’da pamuk işçisi yapılmaya zorlanınca “Aşağıdan iskân evi gelince/ Sararıp da gül benzimiz solunca/ Malım mülküm seyfi gözlüm kalınca/ Kaypak Osmanlılar size aman mı?” diye ayaklanan Avşarların sesi Dadaloğlu’nu ve nicelerini. Yani kitap diyor ki, saltanatların, sarayların bir ecdadı varsa, direnenlerin, yaşamı emeğiyle var edenlerin ve özgürlük, eşitlik isteyenlerin de bir tarihi var. Hem de oldukça zengin ve ilhamla dolu bir tarih…

Kitabı elinize alıp şöyle bir karıştırdığınızda, bir tarih kitabından beklemeyeceğiniz bir görsellikle karşılaşıyorsunuz. Bizzat yazara ait kolaj-illüstrasyonların yanı sıra minyatürler, gravürler ve resimlerle, asla sıkılmaya izin vermeyen bir canlılık yaratılmış. Üstelik anlatılan dönemlerin ruhunu ve birikimini taşıyan müzik parçaları da bu okuma keyfine eşlik ediyor. Hem görsel hem de işitsel olarak sarıp sarmalayan, düşünmeye, daha çok okumaya ve tartışmaya sevk eden bir eser.

Savaşan, fetheden, hükmeden ecdada doyduk diyenlere çok iyi gelecek, sıkılmadan keyifle okunacak ve hatta dinlenecek bir kitap. Bu kitap “tuğla gibi” değil ama, Yeni Osmanlıcılığa karşı bir dalgakıran inşa etmek gerekiyorsa bir tuğla da bu kitap bence…

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz