Pazartesi, Temmuz 15, 2024
spot_img

Şiddet, Yoksulluk, Meşruiyet Krizi

Derin yoksulluk, çevresel yıkım, eşitsizlik, bu politikaların sürdürülmesi için özgürlüklerin yok edilmesi gibi politikaların uygulayıcısı iktidar olmakla birlikte yaratıcısı ve kullanıcısı sermayedir. Bu yüzden Saray/ AKP/ MHP iktidarına olduğu kadar neo liberal politikalara ve ekonomi düzenine, sermaye sömürüsüne de karşı çıkmak gerekiyor.

Covid salgını ve ardından başlayan Rusya Ukrayna savaşıyla dünyada yaşanan ekonomik krizin Türkiye’deki etkileri Saray/AKP/MHP iktidarının yağma üzerine kurulu ekonomi politikalarıyla birleştiğinde birçok ülkeden farklı olarak derin yoksulluk biçiminde kendini gösterdi. İktidar neo liberal politikalarda ısrar etmenin ötesine geçerek faiz konusunda inat ederek, dövizi baskılamak için döviz satarak, ithalata dayalı üretimi sürdürerek yoksulluğun yaygınlaşmasına ve derinleşmesine yol açtı. Artık ücretliler açısından orta gelir grubunun ortadan kalktığını söylemek mümkündür.

Bu koşullarda Saray/AKP/MHP iktidarı düşen oy desteğiyle birlikte tüm muhalifleri terörist, işbirlikçi, millet ve din düşmanı gibi tanımlayarak gerilimi yükseltmek ve yaşananların sorumlusu olarak göstermek yönündeki politikaları sonuçsuz kaldı. Çünkü halk yaşadığı ekonomik sıkıntıların iktidardan kaynaklı olduğunu biliyor ve görüyor. Bu süreçte iktidar Millet İttifakını oluşturan partilerle, özellikle de İYİ Parti ve Saadet Partisi’yle gerilimi düşürme, hatta Cumhur İttifakına katılmaları çağrılarıyla, öncesinde Alevilere yönelik düzenlemelerle, türban tartışmaları doğrultusunda önerdiği Anayasa değişikliği için HDP dahil muhalefet partileriyle görüşmeler yaparak yaşadığı meşruiyet krizini aşmayı amaçlıyor. Mevcut koşullarda iktidar bileşenlerinin seçimleri kazanmasının imkansıza yakın olduğunu herkes gibi iktidar da görüyor.

Geçtiğimiz hafta İstiklal Caddesi’nde patlayan, 6 kişinin ölümüne, 81 kişinin yaralanmasına yol açan bombalı saldırı ve ardından yaşanan gelişmeler, ortaya çıkan bilgiler iktidarın 7 Haziran- 1 Kasım dönemine benzer bir süreci işletebileceği kuşkularını haklı çıkarır niteliktedir. Patlamanın hemen ardından PYD, YPG, PKK yaptığının açıklanması, bir hafta sonra Suriye ve Irak’ta Kürt bölgelerine yönelik hava harekatının yapılması iktidarın seçimlere kadar çatışma ve operasyonlar aracılığıyla kaybettiği seçmen desteğini geri kazanmayı amaçladığını söylemek mümkündür. İstiklal Caddesi’ndeki patlamayla ilgili verilen resmi bilgilerin bile birbiriyle çelişmesi ve gün geçtikçe bir önceki bilginin geçersizleşmesi, bombayı bırakan kişinin ifadeleri, MHP’li Güçlükonak İlçe Başkanı adına kayıtlı telefonun aranması, saldırıyı planladığı söylenen Suriyelinin abisinin Türkiye destekli Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) saflarında savaşırken öldüğünü açıklaması gibi tutarsızlıklar iktidarın saldırıyı araçsallaştırmak için kullanışlı hale getirmeye çalıştığını düşündürüyor.

Düzenlenen operasyonla toplumun güvenlik kaygısının öne çıkarılıp, şiddet politikalarıyla yönlendirilmesi kadar İYİ Parti başta olmak üzere milli/ ulusal önceliklere bakan seçmenlere bir mesaj niteliği taşıdığını da görmek gerekiyor. Hatta iktidarın çağrı yaptığı Millet İttifakı içindeki partilere yapılan çağrının gerçekte seçmenlere yönelik olduğu da açıktır.

Bu koşullarda iktidara aday olan Millet İttifakı’nın yapabildiği tek şey yoksulluk boyutuyla iktidarı eleştirirken HDP, güvenlik, operasyonlar noktasında iktidarla aynı yerde durarak, aynı dili kullanarak iktidarın kurmaya çalıştığı meşruiyet zemini üzerinde siyaset yapmanın ötesine geçemiyor. Öyle ki Anayasa değişikliği için iktidarın HDP’yi ziyaret etmesini iktidarın diliyle eleştirip, gerilimi yükseltmeye dayalı çatışmacı söylemlere sarıldılar. Oysa iktidarın HDP ile görüşmesi üzerinden iktidarı suçlamak yerine, bu söylemi boşa düşürüp normalleşmeyi sağlayacak bir olanak da ortadan kaldırılmış oldu. Göründüğü kadarıyla hem iktidar bileşenleri, hem de Millet İttifakı seçimlere kadar olabildiğince seçmene milliyetçilik zehrini içermekte kararlılar.

Çatışma siyasetinin meşruiyet aracı olarak kullanılmasına karşı çıkmayan hiçbir partinin, siyasi önermenin gelecekte karşılığı olmadığını belirtmek gerekiyor. Bugün içerde ve dışarda patlayan her bomba bir arada yaşama olanağını zayıflatırken, bölge barışını da zora soktuğunu unutmamak gerekiyor. İktidar uğruna kışkırtılan milliyetçiliğin, öne çıkarılan ve dayatılan dini söylemlerin bir arada yaşama iradesini ortadan kaldırdığını, barışa ve halkların kardeşliğine zarar verdiğini, şiddeti sıradanlaştırdığını görmek gerekiyor. Devrimciler, sosyalistler, yaşam savunucuları olarak iktidarın ve iktidar adayı muhalefetin şiddeti, milliyetçiliği bir meşruiyet aracına dönüştürdüğünü görünür kılmak, bir yönetim biçimi olarak kullanıldığını, özgürlükleri ortadan kaldırdığını, sömürüyü gizlediğini anlatmak, bunu da tüm ayrımlarımızı bir kenara bırakarak yapmak zorundayız.

Suriye ve Irak’a yönelik operasyonlarla ilgili olarak ABD’nin bir gün öncesinde bu ülkelerdeki çalışanlarını uyardığını, uzun bir süre sonra Suriye/Rusya kontrolündeki hava sahasının kullanıldığını not düşmek gerekiyor. Anlaşılan o ki bu operasyon hem ABD, hem de Rusya ile görüşülerek yapılmıştır ve şu an için bilmediğimiz bazı pazarlıklar sonucu gerçekleştiğini söylemek mümkündür.  Öncesinde iktidarın Suriye’de desteklediği, silahlandırdığı gruplar içinde yer alan ve kontrolden çıkma ihtimali bulunan grupları kontrolü daha kolay gruplar içinde dağıtarak yeni bir askeri yapılanma oluşturmaya çalıştığını, Türkiye içinde ve Suriye’de son günlerde IŞİD’e yönelik operasyonların ve tutuklamaların arttığını belirtmekte yarar var. Böyle bir dönüşümün ABD tarafından olumlu karşılandığı düşünülse de tek belirleyici olmadığı açıktır.

Bugüne kadar rejimi değiştirmek ve Suriye yönetimini ele geçirmek üzere savaşan cihatçı grupların ne kadar daha bu bölgede tutulabileceği, nasıl ikna edilebilecekleri önemli sorudur. Suriye yönetiminin, Rusya’nın ve cihatçı grupları düşman olarak gören Suudi Arabistan, BAE, Mısır gibi ülkelerin tutumları iktidar için hala daha belirleyicidir. Burada en önemli sorulardan biri de kuşkusuz iktidar değişikliği durumunda özellikle Suriye ve Libya’da Türkiye tarafından örgütlenmiş, maaşa bağlanmış cihatçı örgütlerin ne olacağıdır. Eğer Suriye’de, Irak’ta, Türkiye’de şiddetsiz bir ortam, sömürüsüz bir yaşam istiyorsak bunun yolu çatışma, savaş politikaları değil, bir arada yaşamanın yollarını yaratmaktan geçmektedir. Bu sağlanabildiğinde kendileri dışında hiçbir inanca, anlayışa yaşam hakkı tanımayan cihatçı gruplarla mücadele etmek de mümkün olacaktır. Bu açıdan IŞİD’in Suriye’deki ilerleyişinin ve yayılmasının SGD güçleri tarafından durdurulduğunu unutmamak gerekiyor.

İKTİDAR KARŞITLIĞI YETMEZ

Saray/AKP/MHP iktidarının kendinden önceki iktidarlar gibi en büyük başarılarından biri özgürlüklerin, anti demokratik uygulamaların, eşitsizliklerin, yoksulluğun var olan sistemden kaynaklandığını gizleyebilmiş olmasıdır. Yirmi yıllık iktidar pratiği ve gelinen aşamada toplumun büyük çoğunluğu iktidar değişikliğiyle bile yetinecek noktaya gelmiştir. Dolayısıyla neo liberal ekonomi politikalarının sonucu olan derin yoksulluk, çevresel yıkım, eşitsizlik, bu politikaların sürdürülmesi için özgürlüklerin yok edilmesi gibi politikaların uygulayıcısı iktidar olmakla birlikte yaratıcısı ve kullanıcısı sermayedir. Bu yüzden Saray/AKP/MHP iktidarına olduğu kadar neo liberal politikalara ve ekonomi düzenine, sermaye sömürüsüne de karşı çıkmak gerekiyor.

İktidarın seçeneği olarak gösterilen Millet İttifakı’nın da gerçekte restorasyondan öteye geçmeyeceğini, geçemeyeceğini bugünden söylemek mümkündür. Çözüm olarak en köklü önermelerinden biri parlamenter sisteme dönüş ve yeni anayasa olan Millet İttifakı özgürlükler, yoksulluk konusunda köklü bir değişim önermek bir yana özellikle HDP üzerinden sürdürülen iktidar dili, türban tartışmasının gündeme getirilmesi, göçmen/ mülteci politikalarına bakış, emekçi eylemlerine yaklaşım, muhalif belediyelerin bir kısmında toplu iş sözleşmelerinde izlenen yöntem gibi konularda muhalefetin devlet ve sermaye politikalarına sadık kalacağını gösteriyor.

Özgürlüklerin ortadan kaldırılması, derin yoksulluk, şiddet politikalarının yönetim aracına dönüştürülmesi açısından iktidara karşı olmak önemli olmakla birlikte, bunların ne için yapıldığı, neye hizmet ettiğini açığa çıkarıp görünür kılmak devrimcilerin, sosyalistlerin görevi ve sorumluluğudur. Mevcut siyasi dengeler, devrimci/sosyalist mücadele geleneği ve öngörüler noktasında ortak bir mücadele, bir mukavemet hattını kurup büyütebildiğimiz ölçüde iktidara da, yerine gelmesi muhtemel Altılı Masa bileşenlerine de geri adım attırma olanakları bulunmaktadır. HDP ile birlikte sosyalist, devrimci, yaşam savunucusu güçlerin ortak talepler doğrultusunda bir araya gelmeleri, seçimleri olduğu kadar seçim sonrasını da içeren bir mukavemet hattının sistem içi dengeleri değiştirme gücü bulunduğu açıktır.

GÜNYÜZÜ GÖRMEYEN ÇOCUKLAR

Yaşanan yoksullaşma ve sömürüden en fazla etkilenenler çocuklar oluyor. 20 Kasım Dünya Çocuk Hakları Günü nedeniyle açıklanan istatistik veriler yalnızca ülkemizde değil, dünya genelinde çocukların emeğinin ve yaşamlarının sömürüsünün de arttığını gösteriyor. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) 2021 yılında yayımladığı bir raporda dünyada 160 milyona yakın çocuk işçi olduğu belirtilirken, Zürih Üniversitesi’nin 2022 Eylül ayında yayınladığı araştırmasında 373 milyon çocuğun işçi olarak çalıştırıldığı belirtilmektedir. Rapora göre dünya genelinde çocukların %10’u, az gelişmiş ülkelerde ise %20’si işçi olarak çalışmaktadır.

Türkiye’de ise TÜİK verilerine göre 720 bin çocuk işçi bulunuyor. Bu verilerin kış aylarında toplandığı mesleki eğitim, çırak, stajyer gibi adlandırmalarla çalıştırılan 1,5 milyona yakın çocuk işçiyi kapsamadığı düşünüldüğünde Türkiye’de çocuk işçiliğin 2 milyon 300 bin dolayında olduğu söylenebilir. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin verilerine göre son 10 yılda en az 616 çocuk iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi. Türkiye’de ihmal ve istismar mağduru çocuk sayısı ise 100 bin dolayındadır.

Toplumun tüm kesimlerinde görülen sömürü çocuklar açısından eğitimden beslenmeye, fiziksel gelişimden ruhsal gelişmeye kadar çok daha ciddi sonuçlara yol açmaktadır. İktidar çocuk işçiliğiyle mücadele etmediği gibi Meslek Edindirme Kursları, Meslek Liseleri gibi araçlar üzerinden staj, çırak gibi sıfatlarla çocuk işçiliğini meşrulaştırmaya ve yaygınlaştırmaya yönelerek sermayeye ucuz işgücü yaratmaktadır. Eğitim hakkının sekteye uğratılması dahil çocuklar için olumsuz sonuçlara yol açan, çocuk işçiliğini ve sömürüsünü kar alanı olarak gören iktidara da, sermayeye de karşı çıkmak emek mücadelesinin bir parçası olduğu kadar, aynı zamanda eğitim hakkını da içeren bir insan hakları mücadelesidir. İş yerlerinde, tarlalarda emekleri ve bedenleri sömürülen de, iş cinayetlerinde öldürülen de bizim çocuklarımızdır.

RUSYA, UKRAYNA, İRAN

Rusya Ukrayna savaşının en kritik anlarıydı geçtiğimiz hafta yaşananlar. NATO üyesi Polonya’nın bombalanması ve Ukrayna’nın Rusya’yı suçlaması üzerine ABD, AB, NATO’nun ne yapacakları, 3. Dünya Savaşı tartışmaları iki sonra bombaların Ukrayna tarafından atıldığının tespitiyle şimdilik duruldu. Her ne kadar AB savaşı başlatması ve Ukrayna’yı işgal etmesi nedeniyle Rusya’yı sorumlu tutan açıklamalar yapsa da, Ukrayna’nın NATO’yu savaşa çekmek için NATO üyesi Polonya’yı bombaladığı açığa çıkmış oldu.

Göründüğü kadarıyla batı dahil tüm dünya savaşın sürmesi, belki de sürdürülmesi üzerine hesap yapmaya devam ediyor. Enerji ve gıda başta olmak üzere Rusya ve Ukrayna’nın belirleyici olduğu alanlarda yeni arayışların sürdürülmesi, Rusya’ya yönelik ambargoların sertleştirilmesi gibi olgular barışı aramak, zorlamak yerine Batının Ukrayna üzerinden kurduğu vekalet savaşında ısrar edeceğini gösteriyor. Her ne kadar ABD’nin Ukrayna’ya taviz vererek barış görüşmeleri yapması yönünde telkinlerde bulunduğu söylense de resmi bir açıklama olmadığı ortada.

İran’da Mahsa Amini’nin öldürülmesi üzerine başlayan eylemler ülke geneline yayılarak sürüyor. Kadınların başlattığı eylemler her geçen gün yaygınlaşırken, doğrudan rejim taraftarı olmayan toplumun tüm katmanlarında karşılık bulmaya başlıyor. Molla rejiminin eylemlere katılanlara yönelik sert tutumuna rağmen, örgütleyici olarak saptananların idam edilmesi önerisine gösterilen tepkiler sonrası önergeyi verenlerin geri adım atmaları, bazı fabrikalarda işçilerin iş bırakarak, birçok kentte esnaf kepenk kapatarak eylemlere destek veriyor.

Bu aşamada İran’la ilgili söylenebilecek en önemli kazanım kadınların başörtüsü yasağını fiilen işlevsiz hale getirmeleri ve ahlak polisinin sokakta etkisinin ortadan kalktığıdır. Eylemlere katılanların ve destekleyenlerin Humeyni’nin evini yakmaları, mollaların sarıklarını yere düşürmeleri şeklinde sürerken rejim bir yandan şiddeti artırıp, bir yandan da rejimi koruma tartışmalarıyla birlikte bu eylemlere yol açan durum ve toplumun talepleri doğrultusunda tartışmaları sürdürüyor.

Bir Cevap Yazın

[td_block_10 custom_title="YAZARIN DİĞER YAZILARI" autors_id="29" limit="6" block_template_id="td_block_template_6"]

Haftalık Siyasal Durum Değerlendirmesi

4,216BeğenenlerBeğen
944TakipçilerTakip Et
6,269TakipçilerTakip Et