Cumartesi, Aralık 10, 2022
spot_img

“Ülkeyi Kim Yönetiyor, İşçiyi Kim Savunuyor?”

1990 grevi ve Ankara yürüyüşü tarihsel olarak korku duvarlarının yıkıldığı bir eylem ve başkaldırı özelliği de taşımaktadır

Madenci Grevi ve Büyük Yürüyüş Üzerine

1990 yılında 30 Kasımda başlayan, 1991’in 4-8 Ocak günlerinde Ankara’ya yürüyen Zonguldak maden işçilerinin grevine ilişkin çok şey yazıldı, anlatıldı; daha da yazılıp, anlatılacaktır; hatta anlatılmalıdır.

Sosyolog Akın Bakioğlu’nun doktora tezine dayandırarak yazmış olduğu “Büyük Madenci Yürüyüşü/Zonguldak’ın Büyük Grevi (1990- 1991) kitabı da bu çalışmalardan biri. Kitabın önemli özelliklerinden biri, greve ve yürüyüşe katılmış olan işçiler, işçi aileleri ve Zonguldak’ta o günlere tanık olanların anlatımları üzerine yazılmış olmasıdır. Sanırım en önemli özelliği de nesnelliğe gösterdiği özenin okur tarafından da fark edilmesidir…

Akın Bakioğlu kitabında Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Zonguldak madenlerindeki çalışma düzenine, iş ilişkilerine, bunların toplumsal ilişkilere etkisine vurgu yapıyor. “Havzadaki işçileşme tarihi, bir yandan havzadaki mekanın nasıl şekillendiğini anlatırken diğer yandan da maden işçisinin içerisinde bulunduğu tarihsel koşulları…”1 da anımsatıyor. Ülkemizdeki madenci örgütlenmelerine, Maden İş, Yeraltı Maden İş, Genel Maden İşçileri Sendikası’nın örgütlenme anlayışlarına ve havzadaki etkilerine değinirken; “Mekanın sınıfsal organizasyonu, sınıfın yeniden üretiminde etkili olduğundan sınıf oluşumu açısından da önemli bir faktördür.”saptamasıyla bir izlek de sunuyor. Yaklaşık 200 yıllık geçmişi olan Zonguldak madencilik tarihinde yaşanmış onlarca eyleme rağmen sınıf örgütlenmesinin, daha doğrusu sınıf bilincinin neden beklenenin altında olduğunu da düşünmeye itiyor.

Kitapta Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde madenlerde uygulanan mükellefiyete (zorunlu çalışmaya/iş mükellefiyetine) değinilirken işçilerin firar etmelerinin bir eylem, direniş olarak tanımlanması, kölelik koşullarından kurtulmak için işçilerin kendilerine bulaşıcı hastalık bulaştırmak dahil, iş göremez raporu almak için giriştikleri yollara ilişkin vurgular3 Zonguldak maden işçilerinin geçmişleriyle bugünleri arasında bağ kurmamızı sağlarken devletin baskı ve zor aygıtlarıyla uygulanan mükellefiyetlerin Zonguldak halkının sosyal, siyasal eğilimlerini, durumunu düşünmemizi de sağladığı kanısındayım.

Mükellefiyete ilişkin konuştuğum bir maden işçisine, “firar maden işçileri yakalanamadığı zaman ailesine bir baskı uygulanıyor muydu?” diye sorduğumda önce bir yutkunup, “orasını ne sor ne ben söyleyeyim, Allah biliyor” demişti. Mükellefiyette çalışmış bir başka maden işçisiyle söyleşi yapmak için köylüsü olan bir sendika yöneticisinden haber göndermiştim; “benim başımı jandarma ile belaya sokmayın” diyerek kabul etmemişti. O tarihte 87 yaşında olan bu maden işçisinin aradan geçen onca yıla rağmen devlet, jandarma korkusunu aklından çıkaramamış olması 1940’larda yaşanmış baskı ve korkuyu üzerinden atamadığını göstermesi açısından önemlidir. Maden işçiliği dışında sürekliliği olan geçim kaynağı bulunmayan bir kentin geçmişteki acıları, korkuları adeta içselleştirmiş olmaları sonraki kuşakları da etkilemiştir diye düşünüyorum.*

Dolayısıyla devletin gücü ve zor aygıtlarıyla maderde çalışmak zorunda bırakılmış, bu uygulamalara her köyde, ilçede tanık olmuş insanların yaşadığı bir kent Zonguldak. Çok sayıda eylem ve direniş yaşanmış olmasına rağmen özellikle sendikal örgütlenmede devletin, iktidarın, bunlarla işbirliği halindeki yerel güç odaklarının işçiler üzerindeki etkilerini de yakalamaya olanak sunuyor kitap.

Benim de katıldığım 1990 grevi ve 1991 Ankara yürüyüşüne ilişkin olarak dışardan sayılabilecek gözlem, değerlendirme ve çıkarımları önemsiyorum. Greve ve yürüyüşe katılanlarla yapılan yüz yüze görüşmeler ve hem ülkemizde hem de dünyada sınıf hareketlerine ilişkin çok sayıda çalışmaya yapılan atıfla bu alandaki çalışmalar için de kaynak niteliğinde olduğunu düşünüyorum.

1990 grevi ve 1991 Ankara yürüyüşünü değerlendirirken yukarıda belirtilen geçmiş yıllara ait baskı ve şiddetin de gözden uzak tutulmaması gerekir. 1965’te Kozlu’da yaşanan madenci direnişinde Satılmış Tepe ve Mehmet Çavdar’ın öldürülmüş olmaları, her madenci eyleminde, hatta kitlesel madenci ölümlerinde maden ocaklarının çevresine ve kent içine olağanüstü asker ve polis gönderilmesi gibi uygulamalar güvenlik önlemi gibi görünse de o alanda, mekanda ‘devletin varlığını’ gösterme amacı taşıdığı çok açıktır. Yoksa ödenmeyen haklar, alınmayan iş güvenliği ve işçi sağlığı önlemleri açısından varlığını göstermeyen devletin yasal haklarını, güvenli ve sağlıklı çalışma koşullarını dile getiren maden işçilerini duymaması nasıl açıklanabilir ki? Tüm bu geçmişle birlikte düşünüldüğünde 1990 grevi ve Ankara yürüyüşü tarihsel olarak korku duvarlarının yıkıldığı bir eylem ve başkaldırı özelliği de taşımaktadır.**

12 Eylül 1980 darbesi, ardından 1982 Anayasası ile yaşama geçirilen baskı ve sömürünün yasal hale getirilmesi, özelleştirme süreçleri, grev yasakları eşliğinde tüm çalışanların olduğu gibi maden işçilerinin de sefalet ücretine, adeta mükellefiyet koşullarına itilmeleri karşısında Genel Maden İşçileri Sendikası (GMİS) yönetiminin değişmesi, bu süreçte sosyalist, devrimci işçi önderlerinin ve kurdukları işyeri komiteleriyle giriştikleri örgütlenmeler ve bu örgütlenmelerle sendika yönetimi arasındaki ilişkilere değinilmesi önemli ve öğreticidir.

Türkiye Taşkömürü Kurumu’nun zarar ettiği, kapatılması gerektiği propagandasıyla, maden işçilerinin sözleşme döneminin çakışması da eklendiğinde ekonomik, sosyal haklar için alınan grev kararı, madenlerin kapatılmaması talebiyle birlikte çok net biçimde siyasi bir içeriği de bürünmüştü. Sanırım grevin ve yürüyüşün etkili olmasında, hatta Yeraltı Maden İş Genel Başkanı Çetin Uygur’un deyimiyle “bir kentin greve çıkması”nda ve yürümesinde işçilerin yoksullaşması kadar madenlerin iş kapısı olmaktan çıkarılmasına yönelik olarak iktidarın ve sermayenin söylemlerinin önemli payı vardı. Elbette Akın Bakioğlu’nun havzanın geçmişini ve insan ve iş ilişkilerini anlatırken yer yer vurguladığı gibi kentin madene bağımlılığının ve her evde mutlaka bir maden işçisinin (emekli veya çalışan) bulunmasının etkisini de göz ardı etmemek gerekiyor. Önemli unsurlardan birinin de 1989 Bahar Eylemleri ve Özal’ın şahsında cisimleşen ANAP iktidarının uyguladığı politikaların ülke genelinde yarattığı hoşnutsuzluk olduğunu vurgulamak gerekir ki Bakoğlu bunlara da değiniyor.

Benim açımdan bu kitabın en önemli yanlarından biri greve ve yürüyüşe katılanların neler düşündüğünün onların ağzından verilmesiyle birlikte kentin ve TTK’nın geçmişten bugüne geçirdiği evreleri ve işçiler üzerindeki etkilerini, düşüncelerini nasıl şekillendirdiğini vermeye çalışmasıdır. Bu nedenle de grev ve yürüyüşten daha çok çalışma ilişkilerine, toplumsal yapıya yönelik yazdıklarına vurgu yapıyorum. Alt başlık olarak “Ülkeyi kim yönetiyor, işçiyi kim savunuyor”4 cümlesini seçmem de bu yüzden. Grev ve yürüyüşün kendisine ilişkin çok yazıldı, çizildi, konuşuldu… Fakat grevin özneleri durumundaki işçilerin, yürüyüşe katılanların genel olarak neler düşündüğü, o gün ve bugüne nasıl baktıkları üzerine fazla çalışma yapılmadığı kanısındayım.

Örneğin, “İşçiler birlik olduklarında, sınıf içi farklılıklarını bir kenara bırakarak ortak çıkarları için mücadele ettiklerinde istediklerini alabileceklerini deneyimlemişlerdi.”5  Bu saptamanın/ deneyimin her geçen gün daha görünür ve bilinir olmasının verilecek sınıf savaşımına katkısı açıktır. Madenci grevi ve Ankara yürüyüşünden bir ders çıkarılacaksa biri budur. Grevin lideri durumundaki GMİS Genel Başkanı Şemsi Denizer’in yürüyüşün sonlandırılmasından itibaren değişmeye başlaması, grevin havza genelinde örgütlenmesinden yürüyüşün bitirildiği ana kadar etkili olan komitelerin yürüyüş sonrası ve toplu sözleşme imzalanma sürecinde devre dışı bırakılması, komitelerin bu duruma müdahale edememesi de önemli bir derstir. Daha doğrusu işçi sınıfı savaşımının her alanında örgütlülüğü gerektirdiğini, kişilerin veya dar grupların karar süreçlerine müdahalesinin önüne geçecek iç denetim araçları yaratılmadığı zaman sekteye uğrayacağı gerçeğini madenci grevi ve yürüyüşü süresince yaşananlardan bir kez daha görüyoruz. Kaldı ki Şemsi Denizer’in yürüyüşün sonlandırıldığını açıkladığı zaman karşı çıkanların “bozguncu” olduğuna yönelik suçlamalarına yanıt verilememiş olması da bunu göstermiştir.

Grev ve Ankara Yürüyüşü’nün görkemiyle birlikte madenlerin ömrünün uzatılmasına yönelik etkisine de değinmem gerekiyor. Her ne kadar toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde istenenlerin tümü alınamamış olsa da ANAP iktidarının sonunu hazırlayan önemli gelişmelerden biri olduğunu, sonraki iktidarların da Zonguldak madenleriyle ilgili politikalarındaki etkisini bugün daha açık görebiliyoruz.

Akın Bakioğlu’nun bu çalışması mutlaka okunmalıdır. Yıllardır savunduğum sosyolog ve psikologların sınıf örgütlenmesinde mutlaka yer almaları, onların insan ve toplum ilişkilerine yönelik çıkarımlarının örgütlenmede yol gösterici olacağına ilişkin düşüncelerim nedeniyle bu çalışmayı ayrıca önemsiyorum. “Sınıflar, sınıf mücadelesi içerisinde şekillenir. Sınıf mücadelesi, gündelik hayata da içkin yönleriyle birlikte sınıf oluşumuna etki eder.”6 diyen Bakioğlu’nun; “Büyük grevin girişi ve gelişme zamanlarında alevlenen sınıf kini, grev sonrasında yerini sınıf çıkarına, neden sonra da maden işçilerinin bazı kazanımlarına kadar indirgenir hale gelmiştir.”7 saptaması sendikal bürokrasinin oluşum nedenlerinden birine de işaret etmektedir.

Kitapta GMİS özelinde sendikal örgütlenmenin yerelle sınırlı kalmasının olumsuzluğuna yapılan vurgu da önemlidir. Kitapta da örnekleri verilen Tekel eylemleri, Soma ve Ermenek katliamlarına Zonguldak maden işçilerinin sendikal olarak bile etkili tepkiler verememiş olmalarının bir nedeni de sanırım sendikal örgütlenmenin Zonguldak yereline sıkışmış olmasıdır. Bu sıkışma aynı zamanda sendikal bürokrasinin güçlenmesinin, sınıfsallığını yitirmesinin nedenlerinden biridir.

Burada bir çelişkiyi de vurgulamak gerekiyor. Maden işçileri nerede eylem yaparlarsa yapsınlar herkesi kendilerini desteklemesi gerektiğini düşünürler. Bu nedenle de kentin adını da anarak ”… uyuma, madenciye sahip çık” sloganı atarlar. Bu soğanın bir nedeni yaptıkları işin zorluğuna ve yaşanan acılara gönderme yapmaksa bir nedeni de Zonguldak içine sıkışmış olmanın yansımasıdır. Yine aynı maden işçileri her yerde, “maden işçisi demokrasi bekçisi” sloganını mutlaka atarlar. 1990 grevi ve Ankara yürüyüşünü miras olarak taşıyan işçiler bu yanıyla tarihsel bir dönemi de içselleştirmişlerdir. Fakat kendilerine sahip çıkılması çağrısı yapan, kendilerini demokrasi bekçisi olarak niteleyen maden işçileri yukarıda da değinildiği gibi diğer kentlerdeki ve sektörlerdeki işçi direniş ve eylemlerine sahip çıkma becerisini gösterememekte, demokrasi savaşımına destek vermemekte ve bu çelişkiyle yüzleşmemektedir.***

Fakat her koşulda grev ve Ankara yürüyüşünün önemli bir deneyim olduğu ve sonraki yıllarda madenlerde çalışmaya başlayan işçilerin de zihinlerinde yer bulduğu, dolayısıyla derinlerde de olsa işçi sınıfının birikimi olarak yer ettiği açıktır. “Bütün olumsuz gelişmelerin yanında işçilerin sınıfsal olarak elde ettikleri kazanımların en önemlisi örgütlü mücadele deneyimidir.” diyen Akın Bakioğlu bu kitabıyla maden işçilerinin geçmişiyle bugünü arasında da bağlar kuruyor. Sanırım en önemli saptaması da, “Günümüzde havzada büyük grevden miras kalan bir direniş kültüründen bahsedilebilir ancak bu direniş kültürünün tıpkı 90’lardaki gibi ulusal etkisinden bahsedilemez”8 saptamasıdır. Bu noktada kitapta da değinilen sendikanın yıllar içinde tümüyle ücret sendikacılığına ve Zonguldak yereline sıkışmış olmasını, bunu seçmiş olmasını vurgulamak gerekiyor. ****

Madenci grevi ve yürüyüşü Türkiye’de işçilerin büyük kesiminin, hep birlikte devleti ve iktidarı sorguladıkları, bugüne kıyasla iktidar partisinin yerel yöneticilerinin ve seçmenlerinin bile önemli ölçüde grevi ve yürüyüşü destekledikleri bir süreçtir. Bu yanıyla özelikle AKP’nin kendi seçmeni durumundaki işçileri, emekçileri kendi çıkarlarından ve savaşımından ne kadar uzaklaştırdığını da görüyoruz. Bu nedenle kitapta 30. katılımcı olarak belirtilen işçinin sorusu o gün olduğu gibi bugün de yarın da önemini ve anlamını koruyor; “Ülkeyi kim yönetiyor, işçiyi kim savunuyor”.

Dipnotlar:

1) Büyük Madenci Yürüyüşü, İletişim Yayınları sf:63

2) age, sf:66

3) age, sf:59

4) age, sf:122-

5) age, sf:143

6) age, sf:160

7) age, sf:161

8) age, sf:151

Bu yazının bir bölümü, mavidefter.net, sitesinde Büyük Madenci Yürüyüşü başlığı, Ülkeyi kim yönetiyor, işçiyi kim savunuyor, alt başlığı ile yayımlanmıştır.

Not: 8. dipnot ve *, **, ***, **** işaretli bölümler sonradan eklenmiştir.

Bir Cevap Yazın

Emekli Maden İşçisi, Şiir Yazar
836BeğenenlerBeğen
733TakipçilerTakip Et
562TakipçilerTakip Et
2 Aralık Köleliğin Kaldırılması Günü, 3 Aralık Dünya Engelliler Günü, 4 Aralık Dünya Madenciler Günü, 5-11 Aralık İnsan Hakları ve Demokrasi Haftası, 10 Aralık...
Birinci Dünya Savaşı öncesi Fransa’sına gidip, çağdaş, entelektüel, özgür düşünceli, sol siyasal duruşa sahip bir erkeğe, kadınların seçimlerde oy kullanması üzerine fikirlerini sorabilseydik, alacağımız...
Seçim sürecinin fiilen başlamasıyla birlikte ittifaklar ve partiler genel sorunlarla birlikte neler yapacaklarını da açıklamaya başladılar. Saray/AKP/MHP ittifakı emekçilerin, yoksulların krizine dönüştürdüğü ekonomik sorunları...

YAZARIN DİĞER YAZILARI