Çarşamba, Eylül 29, 2021
spot_img

Umut: Eksik Bugünü Tamamlama İmkânı

“Umut, akıbeti hakkında kuşku duyduğumuz gelecek ya da geçmiş bir olayın imgesinden doğan istikrarsız bir sevinçten başka bir şey değil mesela; korku deseniz, o da kuşkulu bir olayın imgesinden doğan istikrarsız bir keder. Dahası, bu duygulardan kuşkuyu kaldırıp attığınızda umut güvene dönüşür, korku da çaresizliğe. (B.Spinoza, Ethica, s:172)

“İyiliğin varlığı konusunda beslenen umut ve güven, günlük yaşamda hep görüldüğü gibi, kişilerin zorlukları aşarak zulmedilme kaygısına başarıyla karşı koymalarını sağlar.” (M. Klein, 2001, Haset ve Şükran, s:38)

Yaşananlar öyle kolay yazıya dökülecek gibi değil. Korku, öfke, şiddet ve cesaret gibi duyguların ablukası altındayız. Metin yazmak için moral ve enerji bulamadığımız günlerden geçiyoruz. Her geçen gün değil, gün içinde “olmaz diyeceğimiz” olayları arka arkaya yaşıyoruz. Bu da yazmayı zorlaştırıyor. Yazı masasına oturduğumda amacım, geleceğin potansiyelini nesnel olarak analiz edip, potansiyellere doğru hareket etmeyen umut etme hallerini/eylemliliklerini eleştirmek idi. Ama ülke gündemi o kadar yoğun ve can yakıcı ki. O kadar akıl almaz olaylar yaşanıyor ki, yaşanan yoğun duygular düşüncenin önüne geçiyor. Eleştirmek istediğim hal ve konumların içinde kendimi buluyorum, evet bir şey yapmalı. Yazıyı yazarken bir anda Twitter, Facebook sayfalarında canlı olarak açlık grevinin 75. gününde olan iki meslektaşımızın evine gece yarısı baskını yapılması haberi, görüntüleri geliyor. Polisin darp edilerek evlerinden alınmasını canlı canlı seyrediyoruz. Tüm duyguların ayaklandığı bir gece yarısı kâbusu, bir felç hali ile sanal ortama bağlı saatler geçiyor. Gecenin yorgunluğu ile uyandığımız sabahın ilk saatlerinde bir haber daha alıyoruz. “Evladının kemiklerini almak için 83 gündür açlık grevinde olan 70 yaşındaki Kemal Gün’ün mücadelesi sonuç verdi. Ama vaat edildiği halde bir turlu gelmeyen kemiklerin PTT Kargoda bekletildiğini” öğreniyoruz. Gün devam ediyor.

Kezban SacilikHayata Dönüş operasyonunda kolunu kaybeden Veli Saçılık’ın annesi hak arayışı sırasında polis tarafından yerlerde sürükleniyor. Polis tarafından tekmelenerek göz önüne alınıyor. Bir başka haber de ise; “Asırlık sedir ve çam ağaçlarının bulunduğu Alacadağ, Gökçeyaka, Kızılcık ve Adala gibi bölgelerdeki taş ve mermer ocaklarına karşı bölge halkının da desteğiyle yaklaşık altı yıldır hukuki mücadele sürdüren Ali Ulvi ve Aysin Büyüknohutçu çiftinin katili Ali Yumaç, savcılık ve mahkeme ifadelerinde, kapatılan bir mermer ocağı firmasını suçladı ve azmettirici” olduğunu söylüyor. İçinden geçtiğimiz şu ana ait olayların korkusu ile akıbeti hakkında kuşku duyduğumuz gelecek için umut etme arasında çelişkili bir ruh haline geçiyoruz. M. Klein’in kısa ama oylumlu çalışmasında işaret ettiği üzere iyiliğin varlığına beslediğimiz umut, bizlere zulme karşı koyma duygusu verir. Ama belki de bu abluka günlerinde umut etme ne kadar önemli ise umut etmenin sadece duygu ile sınırlı kalmaması gerekiyor. Spinoza’nın belirttiği üzere; umut geçmiş ya da geleceğe ilişki kuşkularımızdan kaynaklanan istikrarsız bir sevinçten başka bir şey değildir. Umudun güvene dönüşmesi gerekiyor. Evet yaşadığımız onca olayın yarattığı keder umut ve korkularımızın kaynağı, ama: “Umut ve korku duygusunun kendiliğinden iyi olması imkansızdır.” (Spinoza, 2012, Ethica)

“Akıl umut olmadan serpilemez, umut akıl olmadan konuşamaz, ikisi Marksist birlik içindedir- başka türlü bilimin geleceği yoktur, başka bir geleceğin bilimi yoktur.” (E.Bloch, 2012,Umut İlkesi, s:801)

Umutlarımız abluka koşullarından kaçmak için değil, abluka koşullarından alternatif bir gelecek yaratmayı içerir. Akıl dediğimiz anda umudun sadece şimdi ile olası gelecek arasındaki kendiliğinden bir ilişki değil, şu ana ait olumsuz koşullara içkin olan potansiyelleri açığa çıkarmayı gerektiriyor. Hani bir zamanlar umut edilenin gerçekleşmesi için iki önemli değişken ileri sürülürdü ya; nesnel şartlar, öznel koşullar. Umut etmek nesnel şartların üzerinden olagelen üzerinde etki yaratacak failleri açığa çıkartmak, faillerin harekete geçmesini sağlayacak koşulların analizinin yapılmasını gerekli kılıyor. N. Gürbilek ne güzel dile getirmiş Bloch’un umut felsefesi: “Eksik bugünü tamamlama imkânı.”(N. Gürbilek, 2001, Vitrinde Yaşamak) Umut karşılaşılan olayların inanılmaz oluşu ve aciliyeti karşısında geleceğe ilişkin arzuların depreşmesi, ya da geçmiş deneyimlerden edindiğimiz pratiklerin hızla hayata geçirilmesi değildir. Toplum-beden yüksek ateşli bir hasta gibi. Tarihsel olarak içinden geçilen yapısal değişime ait çok boyutlu problemler, çözülemeyen ve çözülmedikçe üst üste biriken bir dizi melez yapının varlığına yol açmıştır. Artık kapitalizmin iki temel bileşeni olan sermaye birikim mekanizması ile ulus-devlet ve onu temsil eden siyasi iktidarlar hasta değil (patolojik) ama toplumu iyileştirme yönündeki her etkinlikleri, hastalığın tedavisi yerine, hastalık yayan (patojenetik) bir işleyişe dönüşmüş durumda. Toplumun toplama yeniden üretiminden sorumlu devlet ve ama daha önemlisi siyasi iktidar tam da bu çözümsüzlüğün ürünü. C. Geertz İki İslam Ülkesinin Son Kırk Yılı adlı çalışmasında: “Modern, bazılarımızın olduğunu düşündüğü, bazılarımızın umutsuzca olmayı istediği, diğerlerinin de olmaktan umudunu kestiği, pişman olduğu, olmaya karşı olduğu, olmaktan korktuğu veya şimdi, aşmayı dilediği şeydir” diye bu toplumların yüzleştiği gerilimleri dile getirir (C. Geertz (2001), Gerçeğin Ardından, s:163). Sermaye birikiminin dünya ölçeğinde etkin işleyişi ve ulus-devletlerin çözüm olarak bu işleyişi içselleştirme çabaları, var olan kaygıları, beklentileri artırmış, kaygılar ise umutsuzlukları artırmış. Sadece Türkiye’de değil bütün dünya da umutsuz, kaygılı kitleler geçmişe kaçış ile istenen geleceği isteme talepleri doğrultusunda oyundan çıkma yönünde bir eğilime girmiştir. Bu eğilim sermayenin ve ulus-devlet tarafından kabul aldığı ölçüde birçok ülkede yeni faşizmin önündeki engellerin kalkmasına neden olmuştur. Siyasi iktidarlar dönüşemeyen karmaşayı kendileri için potansiyel güce çevirdiği günlere şahit oluyoruz. Ama siyasi iktidar ile sermayeler arasında oluşan bu yeni ittifaklar ve elde edilen güç, sorunları derinleştirmiş, sorunların ötelenmesinden başka bir işe yaramamıştır.

Siyasi iktidarlar sorunları çözmek için bir yandan sermaye dışı kesimler için bazı sosyal destekler ve sermayeler için ise yeni kaynak yaratma etkinliklerine yönelmiştir.

“Yitirilen şeyin umutsuzluğu, şimdi’nin yakasını bırakmayan geçmişin aşırı mevcudiyeti ve paradoksal biçimde, bir daha asla geri getirilemeyecek bir geçmişin mevcudiyet eksikliği, geçmişi şaşkınca arayış ve şimdinin donup kalması, unutamama ve olayı doğru mesafeyle anımsayamama. Kısaca, silinemeyen ile geri getirilemeyenin üst üste binmesi.” (P. Ricoeur, 2012, Hafıza, Tarih, Unutuş)

Yangın yerinin somut umutsuzluk yaratan yangın yerlerine dönüşmesi, kitleler açısından P. Ricoeur’un işaret ettiği yitirilen şeylerin umutsuzluğu yani silinemeyen ile geri getirilemeyenin üst üste bindiği bir ortam yaratmıştır. Siyasi iktidarlar/AKP söylem düzleminde kaçılacak bir geçmiş ve gelecek yaratma çabasına girdiler. AKP Yeni-Osmanlıcılık ile geçmiş. Güçlü Türkiye 2023 ile gelecek. Bu iki zamanın birleştirici unsuru, değer sistemi olarak: islami muhafazakarlık. AKP ideolojik-söylem düzeyinde başarılı oldukları ölçüde, politikaları destekleyecek seçmen, kitle desteğini arkasına almış oluyor. Türkiye özelinde ümitsiz, kaygılı olan iç dünyalarında aşağılandığını düşünen, düşündürtülen kitlelerin ruh hali de özel bir durum arz ediyor. Ortam hazırlandıktan sonra bireylerin ruh halleri için konunun uzmanı R. May’a sözü bırakalım; “Zayıf olanın bir anda bir boğa kesilmesi, iç dünyasında aşağılandığını hissedenin kendini övmekten başka bir şey yapmaması, çok konuşması, cinselliğini ön plana çıkarması endişenin üstünün örtülmeye çalışıldığı gruplarda belirgin olan savunma mekanizmalarıdır. İçinizde Mussolini’nin veya Hitler’in hindi gibi kabararak verdiği pozları görmeyeniniz yoktur. Bu adamlar faşizmi gururun canlandırılmış şekli olarak sundular. Düştükleri boşluktan kurtulamayan, endişeli ve umutsuz insanlar da dört elle sarıldılar onların megaloman sözlerine” (R. May, 1997, Kendini Arayan İnsan s:242)

Kapitalizme özgü hastalık üreten yapının problemlerini çözemeyen siyasi iktidar, muhalif yapıların artan tepkilerine karşı bugünlerde bizlerin de sıkça karşılaştığı bir araca başvurur: “[Şiddet], sahip olduğunu sandığı aklı ve adaleti başkalarının önünde savunmak için her türlü aracı tüketmiş olan kişinin başvurduğu araçtır. O şiddet, umutsuzluğa düşmüş akıldan başka şey değil demektir. Gerçekten de kaba kuvvet aklın son çaresidir” (O. Gasset, 2010, Kitlelerin Ayaklanması, s: 105)

“[Pratik] eyleme giden gayrimeşru kısa yol diye adlandırılabilecek büyük bir tehlike söz konusu bugünlerde.” (Adorno, 2012, Ahlak Felsefesinin Sorunları, s:15)

Yangından en çok etkilenen ve yangın alarmı veren muhalifler için cesaret ve umutlar önemli. Ama geleceğe yönelik umutlar; “içinde bulunduğumuz anı öldürmemeli, bizi bir afyon gibi uyutmamalı.” (R. May,1997, Kendini Arayan İnsan, s: 242) ve tam da bu afyondan uzaklaşmak için “şimdiyi geleceğe eklemleyen, dolayısıyla umudun maddi altyapısını oluşturacak potansiyellere” yönelmeli (T. Eagleton, 2017, İyimser Olmayan Umut, s: 77).

Türkiye açısından son dönem belki de en eksik olan şey, eylemliliğin her şey, ama eylemliliğin stratejik olmasını sağlayacak teorik katkıların zaman kaybı olarak tanımlanmasıdır. T. W. Adorno’nun ikazını belki bugünlerde daha çok gündemimize almalıyız: “Teorinin işe yaramadığı yollu bu serzeniş, kendini bir an önce eyleme atmaya yönelik bu sabırsız ihtiyaç her türden teorik çalışmanın sonunu ifade eder ve kendi içerisinde teleolojik olarak, adeta en baştan beri bu varsayılıyormuşçasına, sahte, başka bir deyişle baskıcı, kör ve şiddetli bir pratik biçimiyle kurulmuş bir ilişki barındırır” (T. W. Adorno, 2012, Ahlak Felsefesinin Sorunları, s:13)

Yaşadığımızın bir süreç dolayısıyla geçmişle ilişkisi olduğu ve bugün karşılaştığımı her türlü sorunun geçmişle bağlantılı olduğunu göstermek, özellikle kapitalizm, ulus-devletin işleyiş ve iç bağlantılarının zaman içinde nasıl değiştiğinin analiz edilmesi gerekiyor. Bu gerçekleşmediğinde kısa ve etkili yol almaya yönelik çabalar, olağanüstü halin meşru temellerini sağlayacağı gibi, umutların yeşermesi için gerekli olan nesnel koşullar ve bu koşulların öznesi olacak potansiyeller göz ardı edilmiş olur. Potansiyel dediğimizde işçi sınıfı ve onun geleceği inşadaki gücü, patriarkal & kapitalizmin ittifakının baskı altına aldığı kadınların mücadelesi, sermaye ve devletin hızla tahrip ettiği doğa tahribatına karşı çıkan ekolojistlerin gücü, dönüşen/dönüşümde kaybeden köylülerin gücü, işsizlerin gücü, sermaye-ulus ve uluslararası emperyalistlerin kıskacında olan Kürtler ve göçmenlerin gücünden bahsediyorum. Potansiyelleri harekete geçirmeyen, nesnel koşulların örgütlü öznelerini oluşturmayan dar ve kısa erimli eylem tutkunu hareketler, uzun soluklu olamaz. Umut ise inşa edilemeyen, zaman içinde açığa çıkıp sönümlenen arzulara dönüşür.

Bayanlar Baylar, bu yüzdendir ki teori ile pratik arasındaki ilişkiler karşısında biraz sabırlı olmanızı rica ediyorum” (Adorno, 2012, Ahlak Felsefesinin Sorunları, s:13)

*Bu yazı Mukavemet Dergi’nin Haziran 2017 yayımlanan 4. sayısında yer almıştır.

İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

SOSYAL MEDYA

4,314BeğenenlerBeğen
6,442TakipçilerTakip Et
2,300AboneAbone Ol
spot_img

SON YAZILAR