Çarşamba, Eylül 29, 2021
spot_img

21. Yüzyılda Yoksulluk, Zenginliğe Ulaşamamaktır

“Ben fakir ama gururlu bir gencim.”

Bu söz, Yeşilçam’ın 1970’lere kadar en klişe repliklerinden biriydi; genellikle yoksul bir genç erkek, zengin bir genç kadına âşık olur, filmin en dramatik anlardan birinde bu sözü sarf ederdi.

1950 ve 1960’ların anlayışına göre zenginlik ve fakirlik neydi?

Yeşilçam sinemasındaki klişelere göre zenginlik, İstanbul’da, boğaz kıyısında, bahçıvanlı, aşçılı, özel şoförlü bir yalıda yaşanan konforlu yaşam, fakirlik ise kentin orta halli bir mahallesinde, kıt kanaat yaşanan yoksulluktu.

20. yüzyılın ortalarında, dünyanın görünen yüzündeki yaygın anlayışa göre de zenginlik ve yoksulluk hemen hemen böyle tanımlanıyordu. Zenginlik Avrupa’nın moda merkezlerinden giyinme, pahalı otomobil sahipliği, pahalı lokantalarda, mum ışıkları altında yemek yeme, yoksulluk ise banliyölerdeki apartman yaşamı idi.

Dünyanın görünmeyen yüzünde, Afrika’da, Asya’da, Güney Amerika’da yaşananlar ise çok daha dramatik boyutlardaydı. Dünyanın bu coğrafyalarında en temel ihtiyaçlar karşılanamıyor, sağlıklı beslenmeye, temel sağlık hizmetlerine, eğitime ulaşılamıyordu.

Aynı dönemde Türkiye, iki büyük savaştan ikincisine taraf olmadığı ve Afrika, Asya, Güney Amerika gibi sömürgeleştirilmediği halde, dünya genelinde yaşanana benzer bir yoksulluğu yaşıyordu. Orhan Kemal’in romanlarında, Sait Faik’in öykülerinde hep bu yoksulluğu görüyoruz. Dünya edebiyatında da 19. ve 20. yüzyıl boyunca, Türk edebiyatında tasvir edilenlere benzer görüntülere rastlıyoruz: Emile Zola, Victor Hugo, Fyodor Dostoyevski, Jack London, John Steinbeck romanları, sefalet boyutlarında yoksulluk öyküleri ile doludur. Edebiyatçıların anlatımlarına bakarak da, 18. yüzyıldan 20. yüzyılın ortalarına kadar yoksulluğun, insanlığın ayrılmaz bir parçası olduğunu anlıyoruz.

9 Ağustos 1945’te Japonya’nın teslim olmasıyla 2. Dünya Savaşı sona ererken, dünya genelinde yaygın bir yoksulluk vardı. Yıkılmış Avrupa’dan iki atom bombası ile yerle bir olmuş Japonya’ya, yeni-sömürgeciliğin devam ettiği Afrika’dan Asya’ya, ırksal ve etnik ayrımcılığın hüküm sürdüğü Güney Amerika’dan Kuzey Amerika’nın gettolarına kadar her yerde yoksulluk hüküm sürüyordu. 1950’lere girerken dünya ekonomileri hâlâ, iki büyük savaşın yıkıntıları ve 1930’ların Büyük Buhranının etkisi altındaydı. Sadece Amerika Birleşik Devletleri, kendi topraklarında savaşın yıkımını yaşamadığı ve Kesnesyen politikalara dayalı New Deal (Yeni Düzen) ekonomisini başarıyla uyguladığı için ayakta görünüyordu. ABD’de, güçlü bir orta sınıf yaşam biçimi uç vermeye başlamıştı: Bahçeli, geniş bir müstakil evde yaşayan, kendisine ait otomobili ve garajı olan, kalabalık ailelerden oluşan tüketici bir orta sınıf, dünyanın her yerindeki insanlara parmak ısırtıyordu.

Güçlü bir şekilde işleyen ABD ekonomisi, o yıllardan itibaren bu tüketici orta sınıf kültürünü bütün dünyaya ihraç etmeye başladı. Aldous Huxley, 1927’de yazdığı The Outlook for American Culture[1] (Amerikan Kültürü’nün Görünümü) isimli makalesinde “Amerika’nın geleceği, dünyanın geleceğidir. Maddi koşullar, bütün ulusları, Amerika’nın gittiği yola sürüklüyor” demişti. Bu makalenin yazıldığı günlerden 20 yıl sonra tam da Huxley’in öngördüğü biçimde dünya Amerika’dakine benzer bir yaşam biçiminde ilerlemeye başladı. Amerika’nın savaştan daha da güçlü çıkmış endüstrisi, bütün dünyaya tüketim ürünleri ihraç ediyordu: Arabalar,  beyaz eşya, bebek mamaları, giyim eşyaları, radyolar, televizyonlar ve daha pek çok tüketim ürünü. Savaştan yıkımla çıkmış Batı Avrupa’da, sosyal demokrat yönetimler, sosyal devlet kavramını geliştirerek, halklarının önemli bir yüzdesini bu ürünleri tüketebilecek gelir seviyelerine yükseltirken, Avrupa’nın Doğu’sundaki sosyalist yönetimler, bu yaygın tüketici kültüründen uzak durdular.

Bu dönemde Afrika ile beraber dünyanın en yoksul coğrafyası Asya idi. Her biri yaklaşık bir milyarlık nüfustan oluşan Çin ve Hindistan’ın yanı sıra Kore, Vietnam, Kamboçya, Laos, Burma, Endonezya gibi diğer Asya ülkeleri de yaygın bir yoksullukla mücadele ediyordu. “Dünya savaşı” sona ermişti, ancak Asya’da savaş, çatışma, isyan ve devrimler bütün hızıyla devam etmekteydi. Afrika’da sömürgeciliğe karşı ulusal bağımsızlık savaşları başlamıştı. Afrika halkları istilacı yabancılardan kurtuluyor, ancak güçsüz yönetimler yoksullukla baş edemiyordu. Bu coğrafyada açlık, kıtlık ve yoksulluk 1970’lerde yüzbinlerce insanın ölümüne neden olan dramatik sonuçlarla yakın zamanlara kadar devam etti. Dilimize yerleşmiş, pejoratif “Etiyopyalı gibi sıska” sözü o günlerden kalmadır.

20. yüzyılın ortalarında Türkiye’de de bir tüketici orta sınıf kültürü uç vermeye başlamıştı. 1950’lerde çamaşır makinesi, radyo, mobilya, otomobil Türkiye’deki kentli orta sınıf yaşamlarına giriyordu. Yaklaşık üççeyrek yüzyıldır, bu tüketici kültür hızlanarak devam etmekte.

1970’lerin sonunda Çin’in devlet kontrolünde bir tür piyasa ekonomisine geçişi ve 1990’larda sosyalist blokun çöküşü ile beraber tüketici orta sınıf kültürü hızlanarak bütün dünyaya yayıldı.

21. yüzyılın ilk çeyreğinin sonlarına yaklaştığımız bugünlerde dünyanın görünümü 1940’ların sonuna hiç benzemiyor. Asya yoksulluktan kurtuluyor; Asyalılar Pasifik’teki komşularıyla beraber dünyanın tasarrufları en yüksek ekonomilerine sahip. Avrupa ve Kuzey Amerika, nüfustaki yaşlanmaya ve dönem dönem yaşanan ekonomik durgunluğa karşın, 1930-1940’lardakine benzer yoksulluktan önemli ölçüde arınmış durumda. Güney Amerika ve Afrika henüz yaygın yoksulluktan kurtulamamış olsa da, en azından yoksulluğun yıkıcı etkilerini göğüsleme yönünde ciddi adımlar atıyor.

Geçen on yıllar boyunca yoksulluğun tanımı da değişti. Maddi varlıklar, hizmetler ve tüketim anlamında, ortalama bir dünya insanının, 18. yüzyıl ortalama insanına göre bin kat daha yüksek yaşam standardına sahip olduğu tahmin ediliyor. Günümüzde bir orta sınıf insanı, mal ve hizmetlere erişim anlamında 19. yüzyıldaki Avrupalı bir sermayedardan daha varlıklı.[2]

Türkiye’de de günümüz sıradan orta sınıf insanlarının yaşamı, 1950 ve 1960’lar Yeşilçam filmlerindeki “fabrikatör” zenginlerin imrenilen yaşamlarından farklı değil. O yılların zenginlik unsurları olan özel otomobiller, telefonlar, Uludağ’da kayak, uçakla yurtdışına seyahat, uşak, hizmetçi, aşçı çalıştırılan müstakil evler, günümüz orta sınıf insanları için artık erişilmez değil. 2000’lerin Türkiye’sinde otomobil sahipliği sıradanlaştı; satın alınan otomobiller 5-6 yılda bir değiştiriliyor. Telefon her yaş grubundan ve her kesimden insanın cebinde taşınması gereken bir aygıt. Uçakla seyahat, neredeyse otobüsle seyahatten daha ucuz olduğu için bir zenginlik göstergesi değil. Ev temizliği, yaşlı ve çocuk bakımı, yemek yapma/bulaşık yıkama gibi ev işleri için “yardımcı bayan” çalıştırmak, özellikle kentli orta sınıflar arasında çok yaygın. Orta sınıf sitelerinde bahçe bakımlarını ücretli çalıştırılan bahçıvanlar yapıyor. Dolayısıyla günümüzde, 1950 ve 1960’ların “zenginliği”, en azından orta sınıfa yayılmış, yoksulluğun toplum genelinde yaygınlığı azalmış durumda.

Günümüzdeki zenginliği ve yoksulluğu, geçmişle karşılaştırırken, karşılaştırma ölçütlerini de doğru belirlemek gerekiyor. Servetin ve gelirin, özellikle toplumun en alttaki %50’ye dağılımı, yüzyıllardır pek az değişti. Dünyanın her yerinde ve tarihin her döneminde, en alttaki %50’nin sahip olduğu servet, toplam servet içinde %5’in üzerine çıkmadı.[3] Avrupa’da, sosyal devletin güçlü olduğu 1950-1980 döneminde bu kesimin gelir dağılımından aldığı pay, %25’e yaklaştı, neo-liberal kapitalizm döneminde yeniden %15’e geriledi.[4] 20. Yüzyılın üççeyreğine yakın bir süre Doğu Avrupa’da hüküm süren sosyalizm döneminde bile en alttaki %50’nin gelir dağılımından aldığı pay %25 civarındaydı, özel mülkiyetin sınırlılığı nedeniyle varlık dağılımı daha eşitlikçi olsa da, varlık toplamı sınırlıydı, varlıkların çoğu devlete aitti.

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında, genel sağlık sigortası, kamusal örgün eğitim, emeklilik ve sosyal güvenlik sistemi, kent altyapılarında iyileştirme, ulaşımın ve hizmetlerin ucuzlaması sayesinde toplumların yaşam standardı tarihsel ölçeklerde yükseldi. Yaygın bir tasarruf edebilen, tüketici orta sınıf doğdu.

19. yüzyılın sonlarına kadar “zengin” de olsa insanlar, günümüzde kolayca tedavi edilebilen hastalıklardan ölüyor, iyi aydınlatılmamış, kanalizasyon sistemine bağlanmamış konutlarda yaşıyor, kentler arasında konforlu ulaşım yapamıyorlardı. Günümüzde insanlar düşük gelirli de olsalar, sağlık, eğitim hizmetlerine ulaşabiliyor, konforlu seyahatler yapabiliyor, sınırlı da olsa seyahat, tatil, dinlenme olanaklarına erişebiliyorlar. Haberleşme, internete erişim alabildiğine yaygın, sigorta ve emeklilik hakkı, en azından ulaşılmaz değil.

İnsanlık son birkaç yüzyılda ciddi bir mal, hizmet ve bilgi birikimi yarattı ve bu birikimden herkes belli oranlarda yararlanabiliyor. Binlerce yıl süren “yoksulluk” bu anlamda sona erdi. Ancak yaşam standartları yükselmiş ve hizmetlere erişim olanakları artmış olsa da, düşük gelirli insanlar bu hizmetlere ancak borçlanarak, yani gelecekteki kazançlarını harcayarak ulaşabiliyor. Yaşadığımız çağın sorunu, insanlığın devasa mal ve hizmet birikimine erişimdeki eşitsizlik.

20. yüzyılın ortalarına kadar dünyada servet, varlık ve uygarlığın nimetlerinden yararlanmada eşitsizlik sadece sınıflar arasında değil, cinsiyetler, etnik gruplar, coğrafi bölgeler ve uluslar arasında da dramatik boyutlardaydı. Yaşadığımız çağda Asya ile Avrupa ve Amerika arasındaki fark önemli ölçüde azaldı. Kadın ve erkekler arasındaki varlık ve gelir makası daraldı. Köleciliği, ırkçılığı, sömürgeciliği meşrulaştıran yönetimler tasfiye oldu. Böylece, bu tip aşırı ayrımcı yönetimlere maruz kalan toplulukların dezavantajları önemli ölçüde ortadan kalktı, yoksulluk çemberlerini kırma olanakları doğdu. Mülk ve tasarruf sahipliği, emeklilik sayesinde ömür boyu gelir garantisi ve hizmetlere erişim yaygınlaştı.

Diğer taraftan yoksulluk, büyük ilerleme yaşanan günümüzde bile yeryüzünden silinemedi. Günümüzde dünyanın belli coğrafyalarında, kent varoşlarında yoksulluk ve kötü yaşam koşulları devam ediyor. Kölelik, serflik ortadan kalkmış olsa da, ücret köleliği, güvencesiz çalışma ortadan kalkmış değil. Milyonlarca insan mülteci ve göçmen olarak yoksulluğu yaşıyor. Daha kötüsü, sosyal devletin 1980’lerden beri sürekli aşınması, piyasalaşma ve finansallaşma, servetin küçük azınlıkların elinde aşırı toplanmasına neden oldu. İnsanlığın toplam varlığı artmış olsa da, bu varlıkların dağılımında ciddi eşitsizlik var.

21. yüzyılda sorun, insanlığın yeterince varlığı olmadığı için yoksulluk yaşaması değil, aşırı piyasalaşma nedeniyle varlıklara piyasa vasıtasıyla erişmek zorunda olmasıdır. Piyasalaşmış bir toplumda mal ve hizmetlere erişim için piyasa ilişkileri içinde alışverişte bulunmak ve/veya borçlanma dışında bir yol yok. Bunun sonucu da varlık dağılımında bozulma, zamanla mal ve hizmetlere erişim zorluğu ve kaçınılmaz olarak ekonomik durgunluk dönemlerinde yeniden artan yoksulluk oluyor.

21 yüzyılın ilerici programlarının önündeki en önemli sorun, varlığı çoğaltmak değil, mülkiyet ve gelir dağılımı sorunlarını, günümüzde eşitsizliğin en önemli kaynak sorunlarından biri olan finansallaşma ve borç sorununu çözmek olacak.

İlerici programlar başarılı olursa, gelecekte yoksulluk tamamen ortadan kalkabilir. Bolluğu ve konforu yaygınlaştıran eşitlikçi bir düzen kurulabilir. Diğer taraftan ilerici programlar başarılı olamazsa, artık mal ve hizmetlere borçlanarak ulaşma olanakları da tükendiği için, günümüz bolluğunun, yoksulların ulaşamadığı, yeniden sadece zenginlerin lüksü olarak kalma tehlikesi doğacaktır.

[1] Aldous Huxley, The Outlook for American Culture (1927), The Outlook For American Culture by Aldous Huxley [Archive] – TiengAnh.net – English Sharing Experience Community

[2] Richard A. Easterlin, The Worldwide Standard of Living since 1800 (2000), The Worldwide Standard of Living Since 1800 (stanford.edu)

[3] Thomas Piketty, Capital and Ideology (2020) F13.10.pdf (ens.fr)

[4] Thomas Piketty, Capital and Ideology (Mart 2020) F11.1.pdf (ens.fr)

İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

SOSYAL MEDYA

4,314BeğenenlerBeğen
6,442TakipçilerTakip Et
2,300AboneAbone Ol
spot_img

SON YAZILAR