Perşembe, Mayıs 26, 2022
spot_img

Baba, Oğul, Devlet

Yurttaşları tebaa olarak gören bu siyasi iktidar ve ideolojik tavrı yurttaşların malını, mülkünü de devletin/ iktidarın malı olarak görüp müdahalelerde bulunmaktan çekinmeyecektir

Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli, çiftçilere yapılan destekle ilgili olarak “100 bin lira hibe veriyoruz. Bunu baba oğluna yapmaz” dedi. Saray/ AKP/ MHP iktidarı sözcülerinin buna benzer cümleleri bilinçli kurduğu unutulmamalıdır. Öncelikle devletin tüm yurttaşların verdiği vergilerle hizmet ettiği, etmesi gerektiği gerçeği gizlenerek, sanki kendileri cebinden veriyor gibi bir algı oluşturuyorlar. ‘Baba, oğul’ bağları üzerinden de biz babanızdan daha yakınız diyorlar. Saray/ AKP/ MHP iktidarına yakın olanların, destek verenlerin aileden/ devletten olduğunu duyumsatıyorlar. Elbette cinsiyetçi söylem; aile ilişkilerinde ve ekonomi alanında annenin/ kadının “adı yok” demeye de getirmiş oluyorlar.

Böylesi açıklamalar icralık olan, tohum, gübre, yakıt vb. kalemlerdeki aşırı fiyat artışı sonucu üretimden çekilen çiftçilerin durumunu görünmez kılmayı da amaçlıyor. Demirören grubunun Ziraat Bankası’ndan çektiği 750 milyon dolar tutarındaki krediyi ödemediğini bir mafya liderinden öğrenirken, binlerce çiftçinin traktörüne, tarlasına haciz geldiğini, isyan ettiğini kendimiz görüyor, tanık oluyoruz. Dolayısıyla sermayeye ve yandaşlara devletin kasasından dağıtılan ve tahsil edilmeyen krediler, neredeyse her yıl çıkarılan vergi, SGK prim borcu afları, varlık barışı gibi uygulamaları gündeme getirmeyen iktidar yoksullara, çiftçilere verdiği destek hatta kredileri bile “yüzümüze vurmaktadır”.

27.02.2021 tarihli ‘Devlet ve Tebaa’ başlıklı yazımızda Mehmet Uçum’un Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’a yönelik eleştirileri kastederek “İletişim başkanı hesap verecek demek devletten hesap sormaktır.” sözlerini alıntılamış ve eklemiştik, “Saray/AKP/MHP iktidarının geldiği ve kendilerini gördükleri yeri bundan daha iyi anlatan bir açıklama olamazdı. Hesap sorulamaz, eleştirilemez, hesap sormak veya eleştirmek teklif dahi edilemez. Devletin parti/ çıkar grubu devletine dönüştürüldüğü gerçeğini açık seçik itirafıydı.”

Devlet işlerini ve yurttaşla devlet arasındaki ilişkiyi aile bağları ve erkek egemen dil üzerinden kurmak yeni bir durum olmamakla birlikte bu iktidar döneminde yoğunlaştığını, bir ideolojik saldırı noktasına geldiğini kabul etmek zorundayız. Kendilerini yurttaşların ve bu ülkenin sahibi olarak gördükleri için ödenen vergilerin, üretilen değerin ve harcanan emeğin gerçek sahibi olan yurttaşı yok hükmünde, devletin yurttaşa karşı asli görevleri ise partinin/ iktidarın yardımı, inayeti, lütfu olarak görüyorlar. ‘Devlet baba’ kavramı yeniden üretiliyor. Üstelik “baba oğluna yapmaz” denilerek aile ilişkileri de içeriliyor.

SUÇU, SUÇLUYU ÖVMEK

HDP İzmir İl Örgütü’nde öldürülen Deniz Poyraz’ın katledilmesi sonrası İç İşleri Bakanı’ndan, Cumhurbaşkanlığı’ndan, MHP’den kınama açıklaması beklentisi birçok defa gündeme getirildi. MHP genel başkanı Devlet Bahçeli’nin Deniz Poyraz’ı terörist ilan ederek, kınamak bir yana katliamı görmezden gelerek (savunması) Saray/AKP/MHP iktidarının HDP’ye ve kendini HDP’de ifade edenlere yönelik bakışının yansımasıdır. Ortada hukuki olarak bir tek suçlu vardır; o da katildir.

Fakat Devlet Bahçeli’nin Deniz Poyraz’ı terörist olarak suçlaması mağdurdan değil de katilden yana tutum alması ‘suçu ve suçluyu övmek’ fiilidir ve suçtur. Ayrıca mahkeme tarafından suçu sabit olmamış bir insanın ‘suçlu’ ilan edilmesi, suçlu olsa bile öldürülmesinin ‘suç’ olduğu gerçeğinin üzeri örtülerek yeni katliam ve infazlara yol vermektir. Ortalama bir hukuk devletinde kabul edilemeyecek bu vb. açıklamalar hem yöneticilerden, hem de iktidar ortağı durumundaki kişilerden gelince bir eğilim dışa vurumu olarak görülmelidir. İktidar karşısında muhalefete tahammül edemediği gibi oy oranları açısından kilit durumundaki HDP’ye hiç tahammül edememektedir ve her ne şekilde olursa olsun siyaset dışına çıkarılması için hukuk da zorlanmaktadır.

HDP’nin ısrarla kapatılmak istenmesi veya siyaset yapamaz duruma getirilmeye çalışılmasıyla Deniz Poyraz’ın katledilmesi karşısındaki sessizlik ve Deniz Poyraz’ın terörist ilan edilmesi arasında bir fark yoktur. İktidarın sürdürülmesi uğruna hukuk, ahlak, insani değerler kolaylıkla yok sayılabilmektedir. “Baba oğluna yapmaz” açıklamasıyla birlikte “ben devletim” bakışını yan yana okumamız gerekmektedir. 2106.2021 tarihli ‘Suç İttifakına Karşı İttifak’ başlıklı değerlendirmemizdeki önerimizi yinelemekte yarar görüyoruz. “ Sol/ sosyalist/ devrimci parti ve bireylerin bu ittifakı yaratılırken Millet İttifakı’nın da HDP’nin yanında durması zorlanmalıdır.”

İKTİDARIN ELİ UZUN

2018 yılından bu yana süren ve korona salgınıyla derinleşen ekonomik kriz ABD ve AB’den beklentilerin gerçekleşmemesi sonucu döviz krizine doğru da evriliyor. Çin’le, Katar’la yapılan swap anlaşmaları, Azerbaycan ve Rusya’yla da swap görüşmeleri yapıldığı gibi haberlerle döviz kurunun düşeceği algısı yaratılarak bankalardaki ve yastık altındaki dövizin TL’ye çevrilmesi umuluyor.

Beklenen dış yatırımcının/ sıcak paranın gelmeyişi, dünyada en yüksek faizi veren ülkeler arasında bulunmamıza rağmen swap dahil Türkiye’ye dolar, euro gelmeyişi karşısında ödenmesi gereken dış borçlar iktidarın en büyük sıkışıklığını oluşturuyor. Buna faiz artışı sonrası değiştirilen Merkez Bankası başkanının faizleri düşürme isteğini de eklemek gerek. Faiz konusunda Saray’ın duyarlılığına sahip olan Şahap Kavcıoğlu şu an faizleri düşüremeyeceğini, döviz ve enflasyondaki verilerin buna imkan vermediğini görüyor.

Ancak Saray’ın acelesi var. Yeniden kredi dağıtabilmenin, iç piyasayı ayakta tutabilmenin tek yolu yurttaşları borçlandırmaktan geçiyor. Ayrıca böylesi bir borçlandırmanın yurttaş ve iktidar arasında kurulan ilişkiyi güçlendirdiğini biliyor. Devlet yurttaş ilişkisi yerine parti/ iktidar yurttaş ilişkisinin bir bağlılık yarattığını, yurttaş üzerinde bir baskı, güç, psikolojik edilgenlik yarattığını da biliyorlar. Sermayeyi rahatlatmanın temel amaç olduğunu söylemeye gerek duymuyoruz bu noktada.

Merkez Bankası yönetimi üzerindeki baskının da etkisiyle banka yönetimleriyle yaptığı toplantıda döviz mevduatlarının cazip olmaktan çıkarılarak TL’ye dönüşün sağlanması yönünde ‘telkinlerde’ bulunuyor. Yaklaşık 230 milyar dolar dolayındaki döviz mevduatlarının TL’ye çevrilmesi, bankaların merkez bankası için ayırdığı munzam karşılıkların yükseltilerek bankaların zorlanması, mevduat sahiplerine tahvil verilmesi gibi çok sayıda seçenek üzerinde duruluyor. Sıradan ekonomi kurallarının ve ticari uygulama ve kuralların bile ortadan kaldırılması tartışılıyor.

Zamlarla, vergilerle, ‘bastırılmış’ enflasyon verileriyle halkın yoksullaştırılması yetmiyor ekonomiyi düzeltmeye. Beklenen dövizin gelmeyişi karşısında yurttaşların bankalardaki dövizi ‘kaynak’ olarak görülüyor. 2019 ve 2020’de dövizi yükseltmemek adına Merkez Bankası’nın 128 milyar dolarlık rezervini eritip -60 milyar dolarlık açık yaratan Saray/AKP/MHP iktidarı şimdi de yurttaşın bankalardaki, yastık altındaki dövizini iç etme hesapları yapıyor. Burada bakanın sözünü biz de anımsatalım yeniden, bunları “Babası oğluna yapmaz.”

İktidarın halkın yoksulluğu, işsizliği pahasına sürdürdüğü sömürü düzeninin kaçınılmaz olarak içine girdiği krizi aşmak için yurttaşların birikimlerine kadar el uzatabileceği biçimindeki iç tartışmalarla, iktidarın enerji ve inşaat şirketlerinin yağmasını kolaylaştırmak için kamulaştırma yapması, tarım alanlarını imara açması, doğayı/çevreyi yok sayması arasında bir fark yoktur. Yurttaşları tebaa olarak gören bu siyasi iktidar ve ideolojik tavrı yurttaşların malını, mülkünü de devletin/iktidarın malı olarak görüp müdahalelerde bulunmaktan çekinmeyecektir.

HEM DAYAK HEM KÖTEK

ABD’de başkan Biden’ın seçilmesiyle birlikte Türkiye (daha doğrusu iktidar) her alanda köşeye sıkışmış görünüyor. Ancak hem NATO üyesi olması, hem Rusya ve Çin’le daha fazla yakın ilişkiler kurmaması için doğrudan dışlamak, yok saymak yerine yer yer sessiz kalarak iktidarın adımlarını gözlemlemek, ara sıra da müttefiklik ve ortaklık vurgusuyla ‘gönül almak’ biçiminde süren bir uluslararası ilişkiler görüyoruz.

AB Komisyonu Başkanı Gümrük Birliği Anlaşması’nın ve 18 Mart 2016 mutabakatının güncellenmesi ve Türkiye’nin desteklenmesi gerektiğini açıkladı. Eş zamanlı olarak Almanya da “Türkiye AB’nin desteğini ha etti” açıklaması yaptı. Özellikle Suriye üzerinden gelen mülteci dalgasının Avrupa’ya geçişinin önlenmesi ve Türkiye’de tutulmasının AB için önemli olduğunu biliyoruz. Övgü ve destek açıklamaları da bu yüzden yapılıyor.

Avrupa Konseyi geçtiğimiz hafta aldığı bir kararla; hapisteki seçilmiş vekilleri ‘siyasi tutsak’ olarak göreceği yönünde bir karar aldı. Bu görüşmede İYİ Parti’nin de AKP’li üyelerle birlikte karşı oy, CHP ve HDP’nin lehte oy verdiğini de belirtmek gerek. Uzun vadede bunun iç ve dış siyasetteki etkilerini göreceğiz; Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala’nın AİHM kararlarına rağmen serbest bırakılmayışını, AB’nin bu konuda anımsatma yapmaktan öte geçmediğini de görmemiz gerekiyor. Saray/AKP/MHP iktidarı içerde hukuku ayaklar altına aldığı gibi dışarıda da hukuku yok sayıyor ve uluslararası kurum ve örgütleri bu duruma alıştırıyor. Şu an kadar uluslararası sermaye dışında ülkeler, örgütler, kurumlar bu duruma alışmış görünüyor. (sermayenin derdinin de hukuk, insan hakları vb. değil ekonomik belirsizlik ve güvensizlik olduğunu belirtelim)

Saray/AKP/MHP iktidarının iç politikayı da dizayn etmekte kullandığı Yeni Osmanlıcılık ve Osmanlı bakiyesi coğrafyalarda egemenlik kurma isteği Biden sonrası tümüyle çıkmaza girdi. Elbette böyle operasyonlar ve müdahaleler için gerekli ekonomik finansmanın olmayışı da bir nedendir. Fakat Biden ve Biden’a göre pozisyon alan AB Türkiye’nin Akdeniz, Ortadoğu ve Afrika’daki hamlelerinden rahatsızlıklarını gizlemiyorlar. Bir yandan Türkiye’nin çözüm ortağı olduğunu belirtirlerken bir yandan da hareket alanlarını daraltıyorlar.

Son olarak NATO toplantısı öncesi Hulusi Akar, Hakan Fidan, Mevlüt Çavuşoğlu Libya’ya gitmişlerdi. Özellikle Libya’da Hulusi Akar’ın varlığı bile rahatsızlık doğurmuş durumda. Bu rahatsızlık iktidarın Libya’yı (Suriye’deki gibi) iç mesele olarak görmesi ve bunu açıklamış olmasıyla iyice büyümüş durumda. ABD’nin ağırlığını koymasıyla birlikte Türkiye’nin Libya’ya taşıdığı cihatçı grupları ve askerleri orada tutması gittikçe zorlaşıyor. İktidar bu güçleri pazarlık konusu yaparak, Libya’dan çekilse bile daha önce imzaladığı anlaşmaların devamını ve oradaki ekonomik, ticari, siyasi gelişmelerden karlı çıkmak istiyor. Ancak özellikle ekonomik krizin derinleşmesi, ABD, AB, Rusya, Çin ekseninde belirlenen uluslararası ilişkilerde denge tutturamayacak kadar aşınmış olması nedeniyle kararsızlıkla birlikte tıkanma yaşadığı da söylenebilir.

Her koşulda emperyal ilişkilere son vermek ve karşı çıkmak doğrultusunda halkların kardeşliğini, bölgesel ve küresel barışı savunmak, petrolün ve doğal kaynakların insanların yaşamına değişilmesine karşı çıkmak tek çıkar yoldur.

Bir Cevap Yazın

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Haftalık Siyasal Durum Değerlendirmesi

4,216BeğenenlerBeğen
944TakipçilerTakip Et
6,269TakipçilerTakip Et
Bu yazının konusu başlığından da anlaşılacağı üzere mitsel bir hikâyeye ve onun psikoloji literatürüne kazandırdığı bir teoriye dayanıyor. Öyleyse, öncelikle mitoloji ve mitoloji-psikoloji bağlamı...
reşit olmak çocukluktan yetişkinliğe, yasal olarak kendi sorumluluğunu alacak yaşa gelmek olarak açıklanabilir kısaca… eşitlik de fiziksel, sınıfsal, ırksal, dinsel, cinsel, etnik vb. kimliklerin...
Saray/AKP/MHP iktidarının içerde ve dışarda ideolojik, siyasi önceliklerine göre belirlediği, kendine (ideolojik, siyasi, askeri, kültürel) bir egemenlik alanı yaratmayı amaçlayan fakat gerçeklikten kopuk Yeni...