Çarşamba, Eylül 29, 2021
spot_img

Fatih Yaşlı ile Soğuk Savaş Dönemi Türkiye’sinde Anti- Komünizm, Sol Popülizm ve Ecevit

Merhaba, geçtiğimiz hafta Kitaba Dair’in konuğu Fatih Yaşlı’ydı. Fatih Yaşlı Hocayla’yla Yordam Kitap’tan çıkan Halkçı Ecevit: Ecevit-Ortanın Solu- CHP 1960-1980 kitabı üzerine sohbet ettik.

Fatih Yasli Kitaba Dair min

Mete Kaan Kaynar: Çalışmanızda Bülent Ecevit’in tabir- i caizse “efsane yılları”nı, 1960-1980 arasını konu ediniyorsunuz; bu tarihsel kesiti tarihsel materyalist bir perspektifte ele alıyor, Ecevit’in “halkçılık” kavramı içine yerleştiriyorsunuz; Ecevit’in halkçılığını da 2. Meşrutiyet ve erken Cumhuriyet dönemi halkçılıklarından farklı olarak Popülizm kavramı etrafında ele alıyorsunuz.  Bu açıdan kitabın çok iyi düşünülmüş planlanmış bir kurgusu var. Hem tarihsel kesit olarak hem metodoloji olarak hem de araştırma konunuzu tartışacağınız temel kavramlar konusunda hayli netsiniz. Bu açıdan çok güzel bir çalışma var elimizde. Tarihsel Materyalizm-Popülizm-Ecevit arasında kurduğunuz rabıtayı bir de sizden dinleyebilir miyiz?

Saray Rejimi2
Masanın Üzerindeki-1 Aysun Sadıkoğlu, (2020), Saray Rejimi, Kaldıraç Kitabevi. Bu çalışma, Kaldıraç dergisinde çıkmış, çıktığı dönemin ruhunu taşıyan devleti konu alan yazılardan oluşmaktadır. Yazılar, sadece o dönemin ruhunu taşımıyorlar, aynı zamanda, yakın geleceğe ilişkin devrim ve işçi sınıfı cephesinden bazı öngörüleri de içeriyorlar. Olması gerektiği gibi. Yazılar 2015 dönemindenden başlıyor. Bu dönem, Suriye Savaşında, ABD cephesinin, Türkiye’nin de içinde yer aldığı ABD cephesinin, savaşıkaybetme eğilimlerinin açığa çıktığı bir dönemdir. Bu yenilgi süreci, Suriye’yi Afganistan’a çevirmeye çalışanların, ister istemez Türkiye’yi de Pakistan’laştırmaya başladıkları bir dönemdir. Suriye savaşı, IŞİD çeteleri eli ile başka bir evreye çevrildiği andan itibaren, Türkiye’de büyük yansımalara yol açtı. Sadece mülteci meselesinden söz etmek yanlış olur. TC devleti, IŞİD çetelerini çok “sevdi” ve onları sadece Suriye’de toprak işgal etmek için değil, aynı zamanda içerde Kürt devrimine karşı ve Gezi Direnişi ile öne çıkan toplumsal direnişe karşı da kullanmaya başladı. Bizim analizimize göre, dünya çapında bir paylaşım savaşımı var ve bu savaşım, Ekim Devriminin ülkesi SSCB çözüldükten sonra, hızla su üstüne çıkmaya başladı. Bu paylaşım savaşımında 5 emperyalist gücü iyice seçebilir durumdayız: ABD, Almanya, Fransa, İngiltere ve Japonya. Bu beş emperyalist gücün etrafında elbette başkaları da var. Cepheler, her paylaşım savaşımı öncesinde olduğu gibi, her gün yeniden kuruluyor. Ama ABD’nin cephesi daha kararlıdır. TC devleti, siyasal olarak ABD’nin, ekonomik olarak ise AB’nin sömürgesi olan bir “ortaklaşa sömürge” şeklinde, komünizme karşı bir ileri karakol olarak organize edilmişti. Şimdi, bu son 30 yıldır, Türkiye’nin de kimin elinde kalacağı sorusu ortadadır. Gelişmelere bu cepheden bakınca, çeteleşmenin çok daha derin olduğunu, IŞİD ve diğer İslamî çetelerin bu sürecin arkasından geldiğini söylememiz mümkündür. İşte tüm bu süreci, daha sürecin ilk başlarından itibaren ele alan yazıları, onlara dokunmadan ,olduğu gibi kitaplaştırarak yayınlamaya karar verdik.

Fatih Yaşlı: Elbette hocam, öncelikle neden Tarihsel Materyalizm üzerinden inceleme gibi bir ihtiyaç olduğunu açıklamak istiyorum. Hepimizin az çok bildiği üzere Osmanlı-Türkye Modernleşme sürecine dair bir genel okuma var, ben buna liberal-muhafazakar okuma diyorum. Daha çok Weber’den esinlenen Patrimonyal Devlet, vesayetçi elitler, halk kitleleri gibi kavramlar ile sınıf mücadelesinin olmadığı ve Emperyalizmin okumaya dahil edilmediği bir anlayış söz konusu bu okumada. Benim temel amaçlarımdan birisi ise şu; yakın Türkiye Tarihinin -özellikle 1946 sonrası dönem- merkezine Anti-Komünizmin yerleştirilerek okunması gerekliliğini vurgulamak. Osmanlı-Türkiye Modernleşme sürecininde önünde sonunda ekonomik artı değere nasıl el konulabileceği üzerinden bir mücadeleden kaynaklandığı ve dolayısıyla Türkiye’de de aslında sınıfların ve sınıf mücadelesinin olduğu ve esas incelenmesi gereken noktanın bu olduğu üzerinde bir iddia var, ben bu düşünce üzerinden yazmaya, çalışamalar üretmeye çalışıyorum diyebilirim. Bu kitabımdan önceki eserimde ‘Anti- Komünizm, Ülkücü Hareket, Türkeş’ başlığını taşıyordu, o kitapda da esas olarak Alpaslan Türkeş üzerinden Anti- Komünizm meselesi anlatılıyordu. Burada ise Ortanın Solu düşüncesi üzerinden Anti- Komünizm meselesi ve Türkiye’nin yakın tarihini ele alıyorum. Eğer yapabilirsem, önümüzdeki süreçte bir Necmettin Erbakan ve Süleyman Demirel yazmayı palnlıyorum. Bunları da tarihsel olarak 1960-1980 arasında ele alacağım çünkü amacım siyasi biyografi yazmak değil, Soğuk Savaş ve Anti-Komünizm üzerinden yakın Türkiye tarihini anlatmaya, yazmaya çalışıyorum. Bunun içinde düzen siyasetinin dört önemli siyasi figürü olarak Türkeş, Ecevit, Demirel ve Erbakan’ı yazmayı hedefliyorum. Bunlardan ikisini-Türkeş ve Ecevit- yazdım, diğer iki siyasi figurü umarım yazacağım. Böylece bu eserler bir Soğuk Savaş Türkiye’si serisi olacak. Dolayısıyla Tarihsel Materyalizm meselesi de buradan geliyor, Modern Türkiye Tarihini Liberal-Muhafazakar bir yaklaşım ile okuyan anlayışa karşı bu eserlerim, Marxist bir Türkiye Tarihi okunabilir mi, nasıl okunur? soruları çeçevesinden doğmuştur. Popülizmi ise bir çıkış noktası olarak aldım ve bilinçli olarakta kitabın adını Halkçı Ecevit koydum. Bu öneml bir slogan ve Ecevit’in 1960-1980 arasındaki siyasi duruşunu en iyi anlatan slogan olduğunu düşünüyorum. Bunu yaparken de günümüz dünyasındaki Sağ Popülizmin yükselişi biraz da bu kitabım merkezinde Popülizm kavramını kullanmamda etkili oldu. Esasında Türkiye tarihinde de Halkıçılık fikri Meşrutiyet ve Erken Cumhuriyet dönemleri içinde anılabilir fakat Türkiye’de, bir halk yada millet tarif edip ve onun karşısına bir de imtiyazlılar, elitler koyma bakış açısının sol versiyonunu biz ilk kez Ecevit’in düşünceleri ile görüyoruz. Bu anlamda, Ecevit’in Türkiye Siyaset Tarihin’deki en başarılı Sol Popülist politikacı olduğunu söyleyebiliriz. Bu nedenle Popülizm kavramını seçmek nedensiz değil aksine bilinçli bir tercih çünkü Ecevit’in Ortanın Solu düşüncesini tarif ederken başvruduğu bütün kavram setleri, söylemi -Örneğin su kullananın, toprak işleyenindir.- ve  halkı tarif etme biçimi Sol Popülizm’in kavrmalarıdır, Ecevit açıkca sınfların varlığı ve mücadelesini reddetmiyor fakat bu mücadele üzerinden siyaseti kurmayı kabul etmiyor ve temel çatışmanın emek ve sermaye arasında değil halk ve seçkinler arasında olduğunu iddia ediyor. Buradan yola çıkarak imtiyazlılar ortadan kaldırıldığında adil bir gelir dağılımının Kapitalist bir sistem içerisinde de oluşturulabileceği ve üretken Kapitalizm ile halkın bir arada hareket edebileceği yönünde bir takım düşüncleri var. Bu doğrultuda, Ecevit hiç sakınmadan en başından itibaren Ortanın Solu fikrinin varlığını açık bir biçinde Türkiye’de sınıfsal çelişkileri azaltmak ve dolayısıyla ‘aşırı siyasal akımların’ önünü kesmek olarak  koyuyor. Örneğin kitapda da yer alan Koç ve Ecevit arasında geçen bir mektup var bu mektupta Koç, Ecevit’e benim fabrikamdaki grevi niye destekliyorsunuz diye sorduğunda Ecevit buna cevap olarak yazdığı mektubunda; işçilere grev hakkı verilmezse 1848’den itibaren Avrupa’da yaşanan şiddet yüklü sınıf çatışmalarıın Türkiye’de de gerçekleşeceğini ve kendisinin ve siyasi hareketinin temel amacının bunu engellemek olduğunu anlatmıştır. Dolayısıyla ben de bu kitabımı yazarken merkeze Soğuk Savaş Türkiye’sinde Sol Popülizminin yerini Ecevit üzerinden anlatmaya çalıştım.

1965 yılının Türkiye siyasal hayatının kırılma noktalarından biri olduğunu söylüyorsunuz. Bu benim de çok vurguladığım bir husustur. Sizinle aynı fikirdeyim. Hatta bence 1965’li yıllar, Türkiye’nin II. Harp’ten başlayarak geçirdiği büyük dönüşümün -kapitalist-dünya ekonomisinin yeni hegemonyasına eklemlenişinin- siyasal ve sosyal sonuçlarının tahsil edilmeye başlandığı bir dönem olarak ele alınabilir. Bu açıdan, Türkiye siyasi hayatının “bir tarihsel kertesi” olarak 1965’i konuşabilir miyiz?

Tahtaci Turkmen Alevileri
Masanın Üzerindeki-2
Amed Gökçen, Zeynep Altop,(2020) Bade N. Çayır, Kaz Dağları’ndan Toroslar’a Tahtacı Türkmen Alevileri, İstanbul Bilgi ÜniversitesiYayınları.
Kaz Dağları’ndan Toroslar’a Tahtacı Türkmen Alevileri adlı bu kitap 2015 yılından itibaren Çanakkale, Balıkesir, İzmir, Aydın, Manisa, Muğla, Denizli, Burdur, Antalya ve Mersin’de sürdürülen antropolojik çalışmanın bulgularına dayanmaktadır. Tahtacı topluluğunun sesli ve yazılı ürünlerini kayıt altına alan çalışma, dijital ortamda dinlenmek üzere hazırlanmış ses kayıtlarından ve bu ses kayıtlarında yer alan nefes, dua ve türkülerin ait olduğu dini ve kültürel arka planı anlatan bir metinden oluşmaktadır. Amed Gökçen, Zeynep Altop ve Bade N. Çayır’ın uzun bir döneme yayılan çalışması, titiz ve detaylı bir biçimde kaleme alınmış bir kültür anlatısı olmanın yanı sıra, 200’e yakın nefes, dua ve türkünün kaydını dijital ortamda erişilebilir kılarak araştırmacılara ve konuya ilgi duyanlara muazzam bir arşiv sunmakta ve etnografik saha çalışmasının iyi bir örneğini oluşturmaktadır.

Evet, bence bu mümkündür. Bir kaç tane yıl var bunlardan ikisini siz söylemiş oldunuz. Bunlar; 1946,1965 ve 1977 yıllarıdır. 1946 yılı şu açıdan önemli iki kutuplu bir dünya sistemi oluşmuş, Türkiye bu kutuplu dünya içerisinde yerini alırken aynı zamanda çok partili yaşama geçmiştir. Tüm bunlara ek olarak ben, 1946 yılını Cumhuriyet’in Radikalizmini geride bırakan bir milat olarak görüyorum. Yani bir yandan Emperyalizme bir yeniden entegrasyon var, o görece bağımsızlıkçı ve Emperyalizm ile mutlak anlamda bir bütün olmayı kabul etmeyen –Kapitalizm kabul edilmiş olmasına rağmen- yapı 1946 yılından itibaren Dünya Bankası, NATO başvurusu gibi adımlar üzerinden yeniden entegrasyon sürecine giriliyor. Bu yapılırken Türkiye’de gericiliğin yeniden siyasetin içine dâhil olması eşlik ediyor. Emperyalizme entegrasyon ile gericiliğin yeniden Türkiye’de siyasetin içinde yer alması ve Kemalist Inkılabın artık geride bırakılması arasında bir bağlantı olduğunu düşünüyorum. Bu bağlamda, 1946 yılı önemli bir köşe taşı olmuştur. Buradan 1965 yılına giden süreçte bir takım önemli basamaklar var. 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelmesi ile ciddi şiddetli bir Anti-Komünizmin egemen olması ve aynı zamanda ‘millet’ kavramının icat edilmesi ve karşıtına elitlerin konulmasının gerçekleşmesi. 27 Mayıs ise Cumhuriyet tarihinin ilk askeri darbesi ve onunla birlikte gelen görece özgürlükçü kabul edilen ve kalkınma çerçevesinde bir takım sosyal hakları da içeren bir anayasa olan 1961 anayasası geliyor. Ben, 1965 yılını tüm bu saydıklarımın toplamı olarak görmekten yanayım. 1946’daki entegrasyon ve 27 Mayıs’ın kurduğu siyasal sistem 1965 yılında önemli bir kırılma yaşamıştır. Bence en önemli kırılma 27 Mayısçılar ile gençlerin kurduğu ittifakın sarsılmaya başlamasıdır. Gençlik için 1965’e kadar Devletçi Atatürkçü bir çizgide iken 1965 ile birlikte Sol Kemalizm’e yönelmeye başlamış, 1965 den sonra ise Sosyalizme yöneliyor diyebiliriz. Bir evrimleşme, dönüşüm var bu dönüşümde 1965 yılının çok önemli olduğunu düşünüyorum. Diğer yandan ise Ecevit, İnönü ile birlikte Ortanın Solu fikrinin bu tarihlerde oluşturmaya başlamış ve Milli Talebe Birliği’nin başına Milliyetçi-Muhafazakâr gençlerin geçmesi bu dönemlerde yaşanmıştır. Bu dönemle birlikte MTB’nin temel söylemi milliyetçi ve muhafazakâr gençliğin temel meselelerinden birisinin Anti Komünizm olduğudur. Yine 10 Ekim 1965 seçimlerinde Demirel’in genel başkanı olduğu Adalet Partisi birinci parti olarak çıkmış ve iktidarı kurmuştur. Aynı seçimlerde TİP, Sosyalizm hayalini var edecek bir şekilde mecliste 15 milletvekili ile yer almasıdır. Yine bence 1965’den 1980’e giden süreçte iki önemli uğrak daha var birincisi; 1965 yılında Fikir Kulüpleri Federasyonu’nun kurulması ve gençliğin Sosyalizmle buluşmasının yoğunlaşması. İkincisi ise; 1965 yılı seçim sonuçlarını Türkiye’de solun zaferi olarak okumayan tek isim olan Doğan Avcıoğlu’nun Demirel’in başarısı üzerine Türkiye’de ilerici güçlerin seçimle iktidara gelmesi mümkün değildir tespitini yapmasıyla Yön sürecinin kesintiye uğramasıdır. Bununla birlikte, Doğan Avcıoğlu Devrim Dergisini çıkarmaya başlaması ve böylece 9 Mart’a doğru giden bir süreç başlayacak olmasıdır. 9 Marttan üç gün sonra da 12 Mart Muhtırası gerçekleşecektir. Bunların böylesine heyecanlı anlatmamın sebebi ise bahsettiğim Erbakan ve Demirel’i konu alan kitaplarından önce Yordam Kitaptan çıkacak Türkiye 1965 isimli bir kitap yazmayı planlamamdan kaynaklanıyor. Bu kitabımda üç darbe ve birçok siyasal, toplumsal olay gerçekleşen 1960-1980 arasındaki en önemli yıl olduğunu düşündüğüm 1965 yılını ve etkilerini inceleyeceğim.

İnönü için Ortanın Solu’nun “alt sınıfların radikalleşmesini engellemek” amacının taşıdığını belirtiyorsunuz. 1965 seçimleri sonrası Ortanın Solu tartışmalarında da İnönü bu tavrını sürdürüyor; malum Ecevit’in Ortanın Solu/Demokratik Sol çizgisinde de bu çok açık ve net. Siz de Ecevit’in Ulus (30 Ağustos 1965) gazetesindeki yazısına referansla Ecevit’in AP’yi TİP’i güçlendirmekle suçladığını, TİP ile mücadele edebilmek için sosyal adalet, kalkınmaya dayalı bir toplum kurmak gerektiğini yazdığını belirtiyorsunuz. Hatta Ecevit’in Demirel’i de AP’yi Ortanın Sağı’na geçirmesi ve böylece Türkiye’yi “radikal”!!  akımlardan korumak gibi bir tavsiyesi de var. Bu çerçevede Ecevit’in Ortanın Solu’nun, Demokratik Solu’nun Komünizmle Mücadele pratiğinin sol ayağı olduğunu düşünebilir miyiz?

Kisa Birinci Dunya Savasi Tarihi
Masanın Üzerindeki-3
İ̇lkin Başar Özal (2018), Kısa Birinci Dünya Savaşı Tarihi, Timaş Yayınları.
28 Haziran 1914… Avusturya-Macaristan Veliahdı Franz Ferdinand ile eşi Sophie’nin Saraybosna gezisi sırasında uğradıkları suikast sonucu hayata veda ettikleri gün… Suikastın, Avusturya-Macaristan’ın egemenliği altında bulunan Bosna-Hersek’in kendisine bırakılmasını isteyen Sırbista’nın yönlendirdiği bir grup milliyetçi genç tarafından gerçekleştirildiği bilinmektedir. 29 Haziran’da başlayan karşılıklı tepkiler sonucunda bir dünya savaşına neden olan bu olay, hiç de basit bir gerekçeye sahip değildi. Franz Ferdinand ile eşi Sophie’yi öldüren Gavrilo Princip, sadece bir figürandı. Veliahdı öldüren silah, 16. yüzyılda imal edildi, 17. yüzyılda çekildi, tetiğine 18. yüzyılda basıldı ve namludan çıkan mermi 19. yüzyılı baştan sona geçerek 1914 yılında Ferdinand’a saplandı. İlkin Başar Özal, Kısa I. Dünya Savaşı Tarihi isimli kitapta farklı bir anlatım tekniği deniyor. On beşinci yüzyıldan başlayarak Büyük Savaş’a giden sürecin ayrıntılarını gözler önüne seriyor ve sadece bir kronolojik akış vermenin ötesine geçerek her cepheyi ayrı ayrı ele alıyor. Batı ve Doğu Cephelerinin gölgesinde kalan çatışmaları; Osmanlı’nın kuvvetli bir direniş gösterdiği Çanakkale’yi, hep hüzünle hatırladığımız Sarıkamış’ı ve devamında Kafkas İslam Ordusu’nun ilerleyişini, Mısır’da Kanal’a yapılan taarruzu, İngilizlere karşı kazanılan Kutü’l-Amare Zaferi’ni, Fahrettin Paşa’nın efsanevi Medine Müdafaası’nı, Balkanlarda, İtalya’da, Afrika’da, Uzakdoğu ve Pasifik’te yaşanan çatışmaları, ayrıca hava ve deniz savaşlarını da canlı tasvirlerle, son derece akıcı bir biçimde anlatıyor.

Ben bunun Ecevit’e yapılan bir haksızlık olacağını değil düşünmüyorum tersine 1960-1980 yılları arasındaki Ecevit’i doğru anlamanın ve tarihsel yerine yerleştirmenin yolunun Türkiye’de Anti- Komünizmin sağ ve sol ayaklarına bakmaktan geçtiğini düşünüyorum. Sağ kanadında Merkez Sağ ve Demirel, Siyasal İslam ve Milliyetçi Hareket Partisi ve Türkeş var. 1960-1980 arası dönemde merkez sağ büyük ölçüde iktidarı elinde bulundururken sokaktaki paramiliter gücün ise MHP olduğunu biliyoruz. Bu işin her ne kadar sağ ayak ile eşitlememek gerekse de bir sol ayağından da bahsetmek gerekiyor. Düşünsel olarak her ikisinde de Anti-Komünizm belirleyici unsur ama sağ da bir faşist yaklaşım ve Demirel’in pragmatizmi hâkimdir. Solda ise İnönü’nün yolunu açtığı ama Ecevit’in temsil ettiği Ortanın Solu düşüncesi var. Sizin de dediğiniz gibi konuyu önce keşfeden İnönü diyebiliriz. Örneğin İnönü biz önüne geçmeseydik gençlik ve işçiler akın akın Türkiye İşçi Partisine gidiyordu demiştir. 1960’ların Türkiye’sinde gençlerden entelektüellere, entelektüellerden subaylara kadar bir moda siyasal akım olmaya başlayan Sosyalizm hayaleti vardır, bunu en erken görenlerden birisi İnönü olmuştur. Bu doğrultuda TİP’in önünü kesmek adına Ortanın Solu fikrinin ortaya atmıştır Bu durum üzerimde CHP’nin 27 Mayıs sonrası bir ideoloji arayışının da etkili olduğunu söylemekte fayda var. CHP’nin ideoloji arayışı ve Anti- Komünizmin Türkiye de sol ayağının eksikliği birleşiyor diye bilirim. İnönü’nün ortaya attığı ortanın solu fikrini doktrine eden ise Bülent Ecevit olmuştur. Ecevit yalnızca bunu değil aynı zamanda bu fikir çerçevesinde yönettiği CHP’yi iki seçimden birinci parti olarak çıkarıp hükümet kurmayı başarmıştır.

Çalışmanızda CHP içinde Ortanın Solu içerisindeki tartışmaları tüm detayları ile okuyucularınıza aktarıyorsunuz, ancak hem Ortanın Solu’na dair soldan eleştirilere (TİP, Yön, Avcıoğlu Küçükömer… vb) (sayfa 60-68) hem de Turan Feyizoğlu, Sekizler, Güven Partisi (Sayfa 104-108 arası vr) ile XX. Kurulltay sürecinde Satırcıların (Kemal Satır çevresi) muhalefetine (sayfa 220-222 arası) çok fazla girmiyorsunuz. Bu eleştirilere biraz daha detaylı olarak girmek hem Ortanın solunun o dönemde işgal ettiği politik koordinatları kestirmek açısından hem de Ortanın solunu, kendi solu ve sağı içerisinde bir bütün olarak görebilmek açısından daha iyi olmaz mıydı?  Kitabın odağını dağıtmamak için mi Ortanın Solu’na yönelik sol-sağ eleştirilere daha detaylı girmediniz yoksa başka bir nedenle mi?

Evet, bu bir tercih çünkü kitabın ana tartışması Ortanın Solu düşüncesi ve onun üzerine yapılan tartışmalar değildi, Ortanın Solu fikrinin Türkiye Siyaset tarihinde Anti-Komünizm bağlamı içerisinde nasıl bir yer tuttuğu üzerineydi. Bahsettiğiniz konulara biraz daha yönelip, değinilebilirdi veya çeşitlendirilebilirdi ama o zaman kitabın hacmi de çok artmış olacaktı. Belirli bir noktada durmam gerektiği için hacmin çok genişlememesine de özen göstermem gerekti diyebilirim. Bu nedenle ben, kitabın temel sorunsalından kopmamak adına böyle bir tercihte bulundum.

CHP’nin düzen değişikliği bildirgesine hayli geniş yer buluyor çalışmanızda. Sizin de belirttiğiniz gibi, Ecevit’in 15 Şubat 1968’deki bütçe görüşmelerinde yaptığı konuşma Bu Düzen Değiştirilmelidir başlığıyla kitaplaştırılacak, 1969 Seçim Bildirgesinin temelini de bu leitmotif teşkil edecek. Düzen değişikliği bu dönemde sadece CHP’nin gündeminde değil malum, Doğan Avcıoğlu’nun Türkiye’nin Düzeni, İsmail Beşikçioğlu’nun Doğu Anadolu’nun Düzeni, İdris Küçükömer’in Düzenin Yabancılaşması hep bu dönemin eserleri. Aynı tarihlerde dünyada da mesela John Lennon “Imagine there’s no countries” ile başlayıp “I hope one day youwill join us and the world will be one” diyerek düzeni kosmosu, mülkiyeti tanrıyı sorgulayan şarkılarla çalkalanıyor.  Dünyadaki, Türkiye’deki bu düzen tartışmalarını CHP’nin düzen değişikliği tartışmasında nereye yerleştirebiliriz.

Kisa Ikinci Dunya Savasi Tarihi
Masanın Üzerindeki-4
İ̇lkin Başar Özal (2018), Kısa İkinci Dünya Savaşı Tarihi, Timaş Yayınları.
İkinci Dünya Savaşı dünya savaş tarihinin bilançosu en ağır savaşıdır.
Cephe ve cephe gerisi ayrımı anlamını yitirmiş, şehirler ve siviller bombalanmış, yıkılmaz denilen hatlar, aşılmaz denilen barikatlar düşmüş, istihbarat ve teknoloji savaşları çatışmaların gidişatını derinden etkilemiş, insanlık Nazi vahşeti ve soykırım kavramı ile tanışmış ve savaşı neticelendiren de yine sivilleri hedef alan atom bombaları olmuştur. Türkiye savaş dışı kalma başarısı sayesinde bu ağır bedeli ödemekten kurtulmuştur belki ama 1945 sonrası dünyayı şekillendiren Soğuk Savaş da İkinci Dünya Savaşı’nın bir sonucudur. İlkin Başar Özal “Kısa İkinci Dünya Savaşı Tarihi” kitabında, iki dünya savaşı arası dönemi ve bu savaşa yol açan zemini ayrıntılı biçimde inceledikten sonra savaşın tüm cephelerini ayrı ayrı ele alıyor.
Savaşın gidişatını belirleyen teknoloji mücadelesini, istihbarat savaşlarını, taktik ve strateji oyunlarını akıcı bir dille metne yediriyor. İkinci Dünya Savaşı’nı başından sonuna tüm cepheleri ve ayrıntıları ile ele alan kitap, sığ bir kronoloji düzeni içinde akmak yerine karşılıklı bağlantıları kurarak her cepheyi açık ve anlaşılır biçimde analiz ediyor.

Tabii ki, dediğiniz gibi hem dünya da hem Türkiye’de 1960’lı yıllar bir anlamda sihirli yıllar. Dünyaya baktığımızda Küba devrimi 1960^lara girerken gerçekleşmiş dolayısıyla artık dünyada gerillacılık kavramı, olgusu var, ulusal kurtuluş savaşlarının, anti kolonyalist hareketlerin yükseldiği bir konjonktürün var olduğu, kalkınmanın üçüncü dünya ülkelerinin Kapitalist olmayan bir yoldan hızlı bir biçimde gelişebileceklerine dair bir inançla sihirli bir sistem ve kavram haline geldiği bir dönem. Bunların bütünü ile ortaya çıkan küresel bir olguyla karışı karşıyayız aslında. Bunların Türkiye’ye yansıması rüzgârın soldan yana estiği bir dönem diyebilirim. Bu yalnızca Sosyalist Sol anlamında değil, gelir dağılımında adalet, kalkınma fikri, planlı ekonomi, kısmen insan hakları gibi düşünsel dönüşümlerin var olduğu bir dönem. Bunların tamamını topladığımızda ise elbette mevcut düzenin sorgulandığı bir durumla karşı karşıyayız. Sizin de vurguladığınız gibi düzen kavramından kimin ne anladığı çok önemli.  Siyaseti sınıf çatışması üzerine inşa etmediğinizde onun yerine çatışmayı halk ve imtiyazlılar olarak kurduğunuz da düzen değişikliği ile vurgulanmak istenende şunlar oluyor; karaborsacılardan, stokçulardan kurtulmak ve devletin yardımlarının verimli sanayicilere gitmesi. Dolayısıyla aslında Ecevit’in düzen ile vurguladığı şey ile bizim düzen ile kastettiğimiz şey aynı değildi çünkü biz, düzen ile üretim araçlarının özel mülkiyetin elinde bulunduğu ve metalaşanın varlığını kısaca kapitalist düzeni anlıyorduk. Ecevit ise düzen derken kapitalizmin çarpıtılmış versiyonu olduğunu savunduğu düzeni, Türkiye Kapitalizmini eleştiriyordu. Örneğin, üretim araçlarının özel mülkiyet olmasına değil, bu mülkiyetin kötüye kullanılmasına karşı olduğunu vurgulamıştır. Elbette iyiye kullanma kötüye kullanma tabirleri çok öznel ve soyut kavramlar. Bu nedenle, Ecevit’in halkçılığında iyi kapitalistler ve kötü kapitalistler var, bu bağlamda Ecevit, bu düzen değişmeli derken de kötü kapitalistlerin ortadan kaldırıldığı bir düzene atıf yapar. Bu düzen kamu ve özel sektörün uyum içinde çalıştığı, işçinin payının ‘adil’ bir biçimde işçiye verildiği, karaborsanın olmadığı ve sınıflar arasında uyumun sağlandığı verimli, üretken bir kapitalizmin olduğu düzendir.

Alt-Yapı devrimi Üst Yapı devrimi, Atatürk devrimlerinin gardırop devrimciliği ile sınırlı kalması gibi tartışmalar yine dönemin CHP’sinde gündeme gelen tartışmalar. Bu tartışmalar Atatürk gibi bir tabunun CHP içinde tartışılmaya açılmış olması anlamında çok enteresan. Birkaç cümle ile Düzen Değişikliği Devrimcilik ve Atatürk’e Atatürkçülüğe yüklenen anlamları izleyicilerimize özetlememiz mümkün olabilir mi?

Siyaset Medya ve Secmen
Masanın Üzerindeki-5
Kolektif (Editör: DR. Turan Şener)Siyaset Medya ve Seçmen, Nobel Bilimsel Eserler.
Kitle iletişimi ve medya alanında son 50 yılda yaşanan büyük gelişmeler, demokratik siyasi faaliyetleri de büyük ölçüde etkilemiştir. Akıllı telefonları, tabletleri veya bilgisayarlarıyla her tür enformasyona, habere, kültür-sanat ürününe ve eğlenceye çok kolay bir biçimde ulaşabilen günümüz insanı, artık ülke sorunlarından ve siyasi gelişmelerden çok çeşitli kaynaklardan haberdar olabilmenin yanı sıra siyasi tartışmaları, uzman görüşlerini ve çözüm önerilerini de medya aracılığıyla izleyebilmektedir. Medyanın siyasetin asıl sahnesine dönüştüğü böyle bir dünyada, sosyal medya da insanların siyasi tartışmalara katılabildiği ve görüşlerini ortaya koyabildiği yeni bir kamusal alan niteliği kazanmaktadır.
Siyasi faaliyetlerin büyük ölçüde medya ve sosyal medya üzerinden gerçekleşmeye başladığı bir çağda, demokrasinin siyasi katılım, siyasi iletişim, seçim kampanyaları ve propaganda, siyasi pazarlama ve reklam, kamuoyu oluşumu gibi pek çok ögesi yeni biçimlere bürünmektedir. Ancak, bu süreçte seçmenleri yönlendirmeye yönelik algı yönetimi çabalarının da artmış olması, siyasi güven sorununu en önemli başlıklardan biri hâline getirmektedir.
Siyaset, medya ve seçmen konusundaki yeni gelişmeleri farklı boyutlarıyla tartışmaya açan bu kitap, Siyaset Bilimi ve Siyasi İletişim bilim dallarında araştırmalar yapan uzman akademisyenlerce hazırlanan 12 bilimsel makaleden oluşmaktadır.

Elbette, Ortanın Solu ve Atatürk konusu yine Ecevit’in kaleme aldığı metinlerinden yola çıkarak ele alabileceğimiz ve anlayabileceğimiz bir mesele. Ecevit o dönem gardırop Atatürkçülüğü ile CHP içerisinde Feyzioğlu gibi merkez sağa daha yakın olan statükocu denilebilecek kişilerle bir tartışma içerisinde olmuştur. Burada Karl Marx’ın kullanımından yola çıkarak alt yapı ve üst yapı devrimlerinden bahsediyor. Bu noktada Atatürk Devrimlerinin esas olarak üst yapı devrimi olduğunu, gerçek anlamda bir alt yapı devrimleri gerçekleştirilemediğini savunuyor. Aslında Ecevit bunu CHP’nin dine bakışı konusunda bir vesile olarak kullanıyor. CHP’yi bir halk partisi olma iddiasına soktuğunuzda dolayısıyla zorunlu olarak CHP’nin dini meselelere bakışını da ortaya koymak zorunda oluyorsunuz. İşte Ecevit bu noktadan itibaren düzen değişikliği fikri ile İslam’daki adalet düşüncesini sentezleyebileceğini ve CHP’nin söyleminin zaman zaman dinden etkilenebileceğini buna bağlı olarak da dindar seçmeden oy alabileceğini var sayıyor. Ortanın Solu fikri ile Atatürk Devrimleri arasındaki ilişkiye biraz buradan bakmak gerektiğini düşünüyorum. Radikal bir Batıcılık bizi bu duruma getirdi dolayısıyla biz bu Batıcılık yerine başka bir fikri ikame edebilirsek halka inmeye başarabiliriz. Diğer bir değişle, halkın dini duyguları ile CHP arasında o döneme kadar var olan açığı bu yolla kapatabiliriz anlayışıdır bu.

Ecevit halkçılığının öncekilerden farklı olarak popülizmle teşkil olduğunu konuşmuştuk. Tartışmaya bile gerek yok ki “halk” kavramı da halkçılık kavramının özünü oluşturuyor. Siz çalışmanızda Ecevit’in halk kavramına yüklediği anlamı da uzun uzadıya tartışmaktasınız.” Atatürk alt yapı devrimciliği ve Halk”, “Halk ve aydınlar, sosyalistler halk gibi başlıklar çalışmanızda Ecevit’in halk kavramını tanımlarken kullandığınız başlılar,  Ecevit’in halk kavramına yüklediği anlamı burada seyircilerimize de birkaç cümle ile özetleme imkânınız olur mu?

Halk kavramı aslında Marksist sınıf tanımlamasına benzer bir nitelik taşıyor, en genel anlamıyla emeği ile geçinenleri kast ediyorsunuz halk dediğimizde fakat sınıfla arasında fark var. Sınıf dediğimizde başka bir şey halk dediğimiz zaman ise farklı bir şey söylüyoruz. Örneğin; halk dediğimizde esnaf da, küçük burjuvazinin bazı kesimlerini de hatta milli burjuvaziyi de bunun içine dâhil edebiliyorsunuz. Halkı bu biçimde kurguladığınızda halkçılık da sınıf siyaseti ile ayrışmaya başlıyor çünkü sınıf siyaseti dediğinizde amaç kapitalizmin ilga edilmesi, üretim araçlarını özel mülkiyetinin ortadan kaldırılması ve yerine kolektif mülkiyeti koyuyorsunuz. Bunun aksine, Halkçılığın –Ecevit’in Sol Popülizminin- iktisadi programında bir özel mülkiyeti ilga amacı yok. Sonuç olarak, halkı nasıl tanımladığınız ve sınıf mücadelesini dışarıda bırakarak oluşturulan Halkçılık fikri birleşince Ortanın Solu ortaya çıkıyor. Ortanın Solu ise bize şunu öneriyor; kamu ve özel sektörün uyum içinde işlediği, mülkiyetin halk aleyhine kullanılmadığı ve görece daha adil bir görev dağılımı ve gelir dağılımı içeren adil bir kapitalizm. Bu düşüncenin biraz İsveç, Norveç Sosyal Demokrasisinden esinlendiğini söyleyebilirim. Bunun Türkiye’de ne kadar karşılığının olduğunun sorulması gereken bir soru odluğunu düşünüyorum.

Katılımınız için çok teşekkürler Fatih Hocam.

İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

SOSYAL MEDYA

4,314BeğenenlerBeğen
6,442TakipçilerTakip Et
2,300AboneAbone Ol
spot_img

SON YAZILAR