Pazar, Aralık 5, 2021
spot_img

Görüyorum O halde Varım!

“Dünyanın görülebilir kılınması adına o dev camera obscuraların inşa edilmesi neden gerekmişti?” Ulus Baker, bu soruyu uzunca zaman önce sormuştu. Pasaklı feylesofun sorusu açıktı: Dünyayı kendi gözlerimizle doğrudan görebilen varlıklar değil miydik? Karaköy-Kadıköy vapuru, sunduğu panaromik-android yolculuk imkânıyla bu soruları hep akla getirir. İnsanın içi içine sığmaz, soru sormakla kalmaz, dijitale başvurur, hatta kadraj içine aldıklarını dondurmak yetmez canlı yayınla duyurası gelir. Hepimiz artık çok daha fazla kadrajlama yapıyor, kurguluyoruz, modern dünyanın gerçekliği artık çok daha fazla görsel-işitsel malzemelerle kendini ortaya koyuyor ve montajlanmış bir dünyanın içinde yaşıyoruz. Griffith bu kadarını hayal edemezdi. Işığa duyarlı makinelerin ortaya çıkardığı gerçekliğin izleri her yanımızı sarmalıyor. “İşte şuradaki Kız Kulesi, işte bu da Haydarpaşa Garı” Bunların hepsini kaydediyoruz, kayıt altına alıyoruz ve bu bir çeşit tasnifleme biçiminin ötesine geçiyor.

Pankart hazırlamak istiyor ve baskı-ozalit-ofset işi yapan bir Ltd. Şti’ye verecek paranız yoksa ya da olsa dahi 213 sayılı Vergi Usul Kanuna tabii bir işletmeye paranızı vermek istemiyorsanız pratik çözümler için doğru adrestesiniz:  Yapmanız gereken şey projeksiyon makinesini pankart bezinin üzerine yansıtarak çiziminizi ve sloganlarınızı itinayla beze işlemektir. Elinizde bir projeksiyon makinesi mi yok? O zaman makaramızı biraz geriye saralım: İlk fotoğraf kaydedicisi olarak bilinen Nicephore Niepce kuşkusuz iyi bir babaydı ama kötü bir ressamdı ve iyi bir ressam olmasını istediği bir oğlu vardı. Güneşyazıcısı (heliograf) adını vereceği ilk fotoğraf makinesini oğluna pratik çözümler sunmak adına icat etmesi, gerçeğe uygun modeller yaratmak gibi alçakgönüllü bir fikirden kaynaklanıyordu.

Niepce’in bir online alışveriş sitesinden projeksiyon ya da fotoğraf makinesi çeşitlerini inceleyerek sipariş veremeyecek kadar erken bir zamanda yaşamış olması kendisinin kusuru değildi. Onu kötü manzara resimleri yapan bir ressam olduğu içinde suçlayamayız. 1826’da evinin bahçesini fotoğraflayarak “pencereden manzara” temalı ilk fotoğrafı çekerek tarihe geçen bu naif insan, buluşunun ekmeğini yiyemeden, kendi çapında bir “Tesla mağduriyeti” yaşayarak, ortağının buluşun üzerine çökmesi nedeniyle yoksulluk içinde ölürken gerçeğe uygun modeller yaratma makinesi mutasyon geçiriyordu.

Mağara duvarlarını çizen insanlar, yaptıkları realist çizimlerin bir gün “saniyede 24 kare” kaydedebilecek ve gösterebilecek aygıtlarla imaj üretimine, o gün için beyan ettiklerinin bir zaman sonra ışık-ses eklentileriyle güncellenerek beyanların montajına dönüşebileceği üzerinde sanırım durmamışlardır. Susan Sontag’a göre insanlık çağlar öncesine dayanan gerçeğin basit görüntüleriyle uğraşma alışkanlığını sürdürerek Platon’un mağarasında oturmaya devam etmektedir. Sontag’ın Platoncu yansıma üzerinden kurduğu metafor bir yanda, teknik ilerlemelerle boyutları küçülerek arka cebimize sığan camera obscura geleneği diğer yanda vapurun içinde foto-video düzenlemeleriyle yolculuğumuz sürüyor.

camera obscura 2

Yeni bir imgeler ve göstergeler pratiği olarak fotoğraf ve sinema, Batı Avrupa’da uzunca bir süredir yaşanan alt üst oluşların, katı olan her şeyin buharlaştığı mucizevi dönüşümler çağının, teknolojik ve ideolojik gelişmenin etkisinde optik ile kimyanın özel bir bileşimi olarak makine/aygıt formunda cisimleştiğinden bu yana imajlarla daha bir haşır neşiriz, hatta imajların bombardımanı altındayız: “Yaşam Merkezleri”nin karanlık salonlarından yeraltı metrolarının “buraya bakarlar” billboardlarına, android mobillerimizden fullhd ekranlarımıza uzanan bir skalamız var. İzlerken izleniyoruz da, keyfimize diyecek yok! Başımıza inen copun videoları izlenebilir olduğundan çok “okunabilir” nesneler olduğu gerçeğinden hareketle, bu bombardımana karşı müsaadenizle J.L. Godard’ın görüntülerin okunabilirliği açığa çıkartmaya yönelik önerdiği imajlar pedagojisine başvuruyoruz. Seyredilmeye, bakılmaya değil okunmaya adanmış imajların izindeyiz!

Sinemanın öncülü olarak fotoğrafın icadının temellerinin Antik Yunan’a kadar uzandığını izliyoruz: Karanlık oda sistemi olarak bilinen camera obscura ilkeleri Aristotoles’ten başlayıp Rönesans dönemi resim yapma tekniklerinden bugüne uzanmaktadır. Descartes’ın La Dioptrique adlı eserinde 1637 gibi bir tarihte, göz ile camera abscura arasındaki koşutluk üzerinden yaptığı tarifi oldukça anlamlıdır: “Bir odanın tek bir delik dışında tamamen karartıldığını varsayın, camdan bir mercek bu deliğin önüne yerleştirilirken beyaz bir bez arada belirli bir uzaklık kalacak biçimde bu merceğin arkasına gerilir ve böylece dışarıdaki nesnelerden gelen ışık, bez üstünde imgeler oluşturur. Bu odanın gözü, deliğin gözbebeğini, merceğin ise göz merceğini temsil ettiği söylenir.” Düşünüyorsa o halde var olabilen modern insan için artık “görüyorsa o halde var” diyebiliriz. Olağanüstü hallerde de var!

camera obscura gorsel1

Mekânın çerçevelenmesi, indirgenmesi ve yassılaştırılması yoluyla yeniden üretildiği fotoğraf ve onu izleyen süreçte görüntülerin hareketli bir şekilde kaydedilebildiği sinematograf, düşünsel ve teknik birikimlerin Lumiere Kardeşler tarafından bir aygıt formunda cisimleşmiş halidir. Lumiere’ler her ne kadar bilimsel bir merakın bir dışavurumu olarak buldukları şeyin ticari bir geleceği olmadığı kanısında olsalar da sinematograf aygıtının geliştirilmesi, çoğaltılması, seri üretimi ve yeni filmlerin üretilerek farklı coğrafyalara yayılması yönünde bir çaba içine de girdiler. 1895’de Lumiere Farikasından Çıkan İşçiler filmiyle ilk işçi filmini çektiklerinin de tabii ki farkında değillerdi.

Fabrikadan çıkan işçilerden hızlıca gara giren trenin kayıtlarına uzanan ilk kısafilmler kuşkusuz mucizevi görüntülerdi. Lumiere’lerin mühendisleri olan “operatörler ordusu”, kapitalizmin gelişim dinamiklerine paralel olarak sinema faaliyetlerini yaygınlaştırmış, Paris’te kafelerde başlayan ilk gösterimler Galata’da bir birahanede yapılan gösterimlere dek uzanmış, mucizevi dönüşümün mucizevi görüntüleri, resim ve fotoğrafın önceki yüzyıllarda yaptığından çok daha başka bir şeyi yaparak farklı coğrafyalara hızlıca bir virüs gibi yayılmış, 1900’lerin başından itibaren artık adeta bir fabrika üretimini andırır hale gelmiş, çoğaltma ve dağıtım olanaklarının artmasıyla bir endüstriye dönüşmüştür.

Modern insanın imdadına yetişen bir sanat olarak sinemaya dair Baudrillard, çağın yalnızca kameranın gözünden olan yansımalar aracılığıyla tanınabildiği, bir bakıma televizyon ve sinemanın çağın gerçekliğini oluşturduğunu ifade etmiştir. “Her şey imajdır ve cisimlere, hayata ve dünyaya dair elimizde imajlardan başka hiçbir şeyimiz yok” demiş olan Baker’i izleyecek olursak; genelleştirilmiş hastalığın küreselleşme ya da para piyasaları adı altında bir bulutsu gibi her yerimizi sarmaladığı günümüzde mesele, içinde manipüle edildikleri rejimlerin elinden imajları kurtarmakta yatmaktadır.

Not: J.L.Godard’ın La Chinoise/Çinli Kız (1967) filmi görselinde “bulanık fikirlere karşı açık ve net görüntüler sunmalıyız” yazmaktadır. 

İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

SOSYAL MEDYA

4,314BeğenenlerBeğen
6,442TakipçilerTakip Et
2,300AboneAbone Ol
spot_img

SON YAZILAR