O Bildik Halay

Hayatın bazı anları vardır, o güne kadar gerçekliğin üzerini örten bir perde varmış da birileri onu çekmiş gibi bir berraklıkla görülür dünya

Bilindik hikâyedir. Bir fabrika vardır ki işler çok yolunda gitmemektedir. Ödemelerde, çalışma koşullarında sorunlar baş gösterdiğinde işçiler kendi aralarında bu konuları konuşmaya başlarlar. Bazen de gizlice kıraathanelerde, evlerde toplantılar yaparak sendikaya üye toplarlar. Sendikayı o iş yerindeki koşullara dair yetkili kılacak yeterli üye sayısına erişene dek bu faaliyetler patrondan gizli yürütülür. Ama elbette ki bu toplantıları duyan bir veya birkaç kişi durumdan haberdar eder patronu. İyi bir aferin kapmak, ya da kendince yerini sağlamlaştırmak için. Patron da aslında yasal bir hak olan sendikalaşmayı engellemek için bu işin başını çekenleri işten atar. Türkiye gibi ülkelerde patron da demez ki tabi ki sendikalı olun arkadaşlar bu sizin hakkınız. Niye böyle demiyorlar acaba? Oysaki ne kadar da canti insanlardır, belki de bir karıncayı dahi incitmemişlerdir o güne dek, değil mi?

Onlar işten atılınca mevcut koşulları değiştirmek isteyen işçilerin önünde iki ihtimal belirir. Ya greve çıkacaklardır ya da bunu kabullenip boyun eğerek işlerine kötü koşullarda devam edeceklerdir. Grevin kaçınılmaz olduğu durumlarda üretimden gelen gücünü sahaya yansıtarak mücadeleye başlar işçiler. İşte o andan sonra sonuç ne olursa olsun her bir işçinin hayatına adeta damga vuracak bir süreç başlar. Sonrası mı? Sonrası halay, grev halayı.

MATRİX’TEKİ NEO GİBİ

Son günlerde Tuzla serbest bölgede bulunan HT Solar fabrikasındaki grev vesilesiyle zihnimde (ve zihnimin doğal bir parçası olan google’da) kısa bir yolculuk yaptım. Tekel işçilerinden Kavel’e, Feniş işgalinden, Kazova deneyimine ve oradan da Greif işgaline hafızamı yokladım. Son 10 yılda birbirinden bağımsız ama şüphesiz ki birbirine görünmez bağlarla bağlı bu eylem biçimlerinin ortaya çıkması tesadüf olamazdı. Daha çok kazanç beraberinde daha çok hırsı getiriyor, ilk darboğazda da fatura işçilere kesiliyordu.

2014 yılının Şubat ayının başlarıydı. Ben inşaat işçilerine odaklanmışken bir haber dikkatimi çekmişti. İşçiler fabrikayı işgal etmişlerdi. Nerede? Git git bitmeyen bir yerde, Hadımköy’de Greif adında bir fabrikada. Buradaki işçiler toplu sözleşme sırasında yaşanan anlaşmazlık sonucu olarak grev kararı almış, ardından da yönetici kadrosuna kapıya kadar eşlik etmişlerdi. Kendi öz örgütlenmesiyle 60 gün boyunca fabrikayı işgal eden işçiler bana sorarsanız boynundaki kablosu çekilip kapsülün içinden çıkartılan Matrix’teki Neo gibi ilk kez gerçek havayı ciğerlerine çekip, hayatta taşıdıkları güçlü potansiyele belki de şaşırarak kendilerini özgür hissetmişlerdi.

SENDİKAYI İÇMEK

Ziyarete gittiğimde kapıdan sıkı bir kontrolle içeri alınmıştık. Fabrikanın çatısına büyükçe bir çizimle “İşgal Grev Direniş” yazısı asılmıştı. Her taraf sloganlar, resimler ve afişlerle dolmuştu. İçeride süreci dinleyip fabrikayı gezmiştik. İplik makineleri öylece duruyor, işçilerin çoğu hararetli bir şekilde bir şeylerle uğraşıyordu. Çay yapan komite, temizlik komitesi, yemek komitesi, gözcü komite gibi komiteler her gün yeni bir gündem ve mücadeleyle günlerini geçiriyor ve direnişi başarıyla sonlandırmak için müthiş bir mücadele veriyorlardı. Biz onlara, onlar da birbirlerine ve oraya giden misafirlere aslında sihirli bir dokunuşta bulunuyorlardı. Hayatınız sizin elinizde, birlik olursanız başarabilirsiniz diyorlardı. Dayanışma dediğimiz şey de bizatihi dayanmaktan, düşmeyesin diye başkasına dayanak olmaktan gelmiyor muydu? Öyle bir dipten gelen örgütlenme ile karşılaştım ki, işçiler neredeyse fabrikada üretime başlayacaklardı. Tıpkı Kazova’da olduğu gibi.

İşçilerle konuştuğumda onları bu noktaya getiren koşulların ağırlığı karşısında şaşırmamak elde değildi. Her ne kadar Türkiye’deki çalışma koşullarına aşina olsam da… 2014 yılının başlarında 800 lira maaş, günde 12 saate varan çalışma saatleri, ayda 200 lirayı bulmayan bir mesai, üretim baskısı ve 1500 kişilik bir fabrikada faaliyet gösteren 44 ayrı taşeron şirket durumun vahametini ortaya koyuyordu. Oldukça radikal bir eylem olan işgale girişmeleri bir yıla dayanan bir birlikteliğin ve sendikada örgütlenmenin sonucuydu. Oysa eylem başladıktan sonra sendikayla da sorunlar yaşamaya başlamıştı işçiler. Yani aslında normalde sendikanın alması gereken bir kararı işçiler alıyor, sendika ise daha çok frenleyici bir pozisyon alarak durumu karmaşıklaştırıyordu. İçinde örgütlenerek mücadeleye başladıkları sendika yer yer onlarla ters düşüyor sonradan toparlayıp grevi sahipleniyordu. İşçiler bir anlamda sendikayı içererek aşmış görünüyorlardı. Meselenin karmaşıklığı anlatmakla bitecek gibi değildi.

GEZİ BAKİYESİ DAYANIŞMA

Fakat bütün bunlar bugünden baktığımızda bir anlamda önemini yitiriyor. Çünkü aslolan böyle bir eylemin 60 gün boyunca en zor şartlarda sürdürülmüş olması ve işçi sınıfı belleğinde yerini almasıydı. Bir diğer taraftan orada o deneyimi yaşamış işçilerin ciddi bir dönüşüm yaşadığını düşünüyorum. Farklı parti ve görüşlerden, farklı etnik kimliklerden insanlar ilk kez geceli gündüzlü yan yana başkasını zengin etmek için değil kendi gelecekleri için mücadele ediyorlardı. Hayatın bazı anları vardır, o güne kadar gerçekliğin üzerini örten bir perde varmış da birileri onu çekmiş gibi bir berraklıkla görülür dünya. Şaşırır hayret edersiniz bunun nasıl olduğuna. Sanki uzun bir hastalık döneminin ardından müthiş bir güçle ayağa kalkmış da her şeyin üstesinden gelebilecekmişsiniz gibi hissedersiniz. Tüm bu 60 gün boyunca işte böyle bir duygu içindeydi işçiler. Elbette onlara değen bizler de. Bu bize aslında çok önemli bir şey anlatıyor. Güncel siyasetin yarattığı suni ayrımları hayatımızda aşabilirsek, ayakları yere basan bir birliktelik ve dayanışma göstermemiz mümkün olabilir. Hatta bir adım daha ileri giderek şunu söyleyebilirim; o ayrımlar tam da bir araya gelmesinden korkulan insanları birbirine düşman etme, birbirine düşman olmasından korkulan grupları sahte bir ortaklık içine sokmak için gücü elinde bulunduranlar tarafından kullanılmaktadır. Gezi bakiyesi mahalle dayanışmaları, sanatçılar, çeşitli kurumları temsilen veya bağımsız bireyler fabrikaya gidip orada küçük bir özgürlük alanına, alt üstün olmadığı bu kazanılmış mekâna ve o insanlara değiyor, dokunuyorlardı. Hatta bir yevmiyeni Greif işçisiyle paylaş kampanyasına da insanlar destek oluyordu. Çok sayıda muhafazakâr kadın ve erkek kendi ideolojilerinden pek de ödün vermeden o direnişin bir parçası olabiliyorlar. Kendisi de 10 yaşlarında olan kızı da başörtülü olan bir işçi kadın sabah akşam fabrikada kalıyor ve kızı da bu direnişle büyüyordu. Yalnızca bu bile birçok önyargıyı yıkacak ve gerçek dönüşümün nasıl olması gerektiğine dair bize önemli ipuçları sağlayacaktır.

HER GÜZEL ŞEYİN SONU

Elbette her güzel şeyin bir sonu vardı. Yerel seçimlerin ardından, polis baskını oldu ve işçiler kolluk güçlerince göz altına alındı. Yaralananlar oldu. Bir kısmı da fabrikanın çatısına çıkarak arkadaşlarının bırakılmasını istedi. Kısa bir süre sonra onlar da göz altına alındı. Salındıktan sonra mücadeleye DİSK’te devam ettiler fabrika o tesisi kapatma kararı aldı ve ülkenin yoğun gündeminin arasında kaybolup gittiler. Oysa biz biliyoruz ki onlar aslında hep o ya da bu fabrikada tohum olarak durmaya devam etmekteler.

O işçileri bizatihi kendilerinin şu an nerede olduğunun bir önemi yok. Ama biliyorum ki her nerede iseler o dönemi hayatlarının belki de en anlamlı dönemi olarak hatırlıyor ve mücadele etmenin, bir arada olmanın, gerçek dayanışmayı yaşamış olmanın mutluluğunu yaşıyorlardır o günleri hatırlayınca. Onların çocukları bu bilinç ve kararlılıkla büyüyecek. Bir dahaki adımı atmak için sabırsızlıkla bekliyorlardır belki de. Omuz omuza vermiş, bir yerlerde halay çekiyor da olabilirler.*

 

*Bu yazı, Mukavemet Dergi’nin yayınlanamayan 2017 Ocak sayısı için Kıvanç Sezer tarafından kaleme alınmıştır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz