Perşembe, Aralık 2, 2021
spot_img

İnsanın Etik Sorumluluğu Adalet

İnsanın yeryüzündeki en büyük kavgalarından, kaygılarından ve acılarından biridir adaletin gerçekleşmesi uğruna girilen meşakkatlerin karşılığını alamamak. Bu kederli karşılığa rağmen adaleti aramaktan vazgeçmeyi düşünmek, sürekli yetersiz kalmasından yılmak insandan vazgeçmek demektir.  Tarih, daha çok adaletsizliğin tarihi olsa da insanlar onu gerçekleştirmek ve yaşanan dünyaya dâhil etmek için, adaletin bir türlü gerçekleşmeyen tarihinin olumsuz mirasına hep kafa tutmuştur. Belki de bu olumsuz ve kederli mirasa kafa tuttuğu için insan insanlığını mümkün kılabilmiş ve bu mirası yıkmaktan hiçbir zaman vazgeçmemiştir. Her ne kadar adalet, bu toprakların kültürel ekosistemine içkinleşen değerleri yaşatan toplumsallıklar yüzünden tecellisine pek şahit olmadığımız bir durum olsa da, cılız bir biçimde bile olsa verili gerçekliği aşmaya çalışan kimi sakinlerin gerçekleştirmeyi umduğu ve bu uğurda sürekli bedel ödediği bir ütopya gibidir.

En geniş anlamıyla adalet, insanlar arasında adilliğin yani eşitliğin ve hakkaniyetin sağlanmasıdır. Felsefi anlamda neyin adil olduğunun tartışılmasını içeren ve teorik yönü olduğu gibi pratik yönü de olan adalet, kişinin sahip olduğu ahlaka, rasyonaliteye, hukuka, dine, eşitlik ve hakkaniyeti de içeren insan, toplum ve dünya algısına göre inşa edilen bir süreçtir. Adalet kavramının İlkçağ felsefesinde Platon ve Aristo’nun eserlerinde tartışıldığını biliyoruz. Bu arada adaletin Tanrı tarafından sağlandığına dair teorilerin de tarihte yerini aldığını, ancak beşer ötesi kaynaklarda kendini temellendiren bu teorinin, insanın yeryüzündeki adalet arayışına daha çok adaletsizlikle cevap verilmesine neden olduğunun görülmesi üzerine, adalet konusunda insanların düşünmeye devam ettiğini söyleyebiliriz. Ön Aydınlanmanın başlarından itibaren kimi düşünürler doğa kanunlarını önemsemişler ve toplumsal sözleşme ile üretilecek olan adaletin ilgili herkesin ortak uzlaşmasını içerebileceğini savunmuşlardır. Bu arada faydalı olanın adalet olduğuna dair kimi açıklamalar sunulmuş olsa da, hala, insanın dünyadaki toplumsallığının ürettiği ahvali eşitlik, hakkaniyet, özgürlük ve iyilik temelinde inşa edebilmek henüz mümkün olamamıştır. Buna rağmen insan adalet arayışını, insan olmanın dünyadaki temeli olarak görmeye devam etmiş ve adalet konusunda neyin, kimlere ve nasıl dağıtıldığıyla ilgilenen dağıtımcı adalet anlayışına ulaşarak, adaletin sadece eşitlik temelinde mümkün olabileceğini ortaya koymuştur. Ayrıca insan adaleti, adaletsizlik üretenlerin cezalandırıldığı cezalandırıcı ve yaşatılan mağduriyetin failler tarafından onarılması gerektiğini savunan onarıcı adalet anlayışlarını da ortaya koymuştur. Bütün bunlara rağmen insanın istekleri, arzuları, hırsları ve bir başkasına olan tahakkümü sürekli olarak kendini yeniden ürettiği için, mağdurun, hakkı yenenin, zulme uğrayanın ve dünyadaki varlığı bir başkasının tehdidi altında olanların da adalet arayışı kendini yenilemeye devam edecektir.

İnsanın maruz kaldığı adaletsizliğin üstesinden gelmek için çıktığı adalet arayışı, kendini ahlaki bir özne olarak tanımlayanların içinde ince bir sızı gibi akmaktadır. Bu sızının dindirilememiş olmasının en önemli nedeni, belki de adalet dediğimiz şeyin sadece bir şeylerin adil olmasını ve dağıtılmasını talep etmek ve üretilen cürmün onarılmasından ibaret olarak görülmesinde yatıyor olabilir. Böylesi bir bakış adaleti teknik bir tamlığa, adaletsizliği ise yolunda gitmeyen bir aksaklığa indirgemeyi doğurur. Oysa insanın ihtiyacı olan adalet salt eşitlikten ve bir zararın tanziminden daha fazlasına, yani özene ve şefkate ihtiyaç duyar. Bu konuda Robert C. Solomon Adalet Tutkusu (Çev. Ertuğ Altınay, Ayrıntı Yayınları, 2004, s.272 vd.) adlı kitabında, “özen ve şefkat olmazsa, adalet de olmaz.” der ve haklı olarak bu duyguları adaletin temeline koyar. Çünkü özen ve şefkat gibi duygular temel insani duygulardır ve bir insanın insan olma kapasitesini belirler. Bu kapasite insanın bir başkasına dair olan eylemlerini, başkasının acısını dindirme, uğranılan haksızlıkları ortadan kaldırma yönünde bir faillik üretme ve başkasına anlayış gösterme, iyilikte bulunma ve dostluğu önemseme gibi failliği etkiler.  Bu failliğin hayata geçirilmesi için mücadele etmek ve bu sayede dünya ile kurulan ilişkiyi iyileştirmeye çalışmaktır adalet. Özen ve şefkat gibi adalete kaynaklık eden duyguları küçümsemek, en büyük adaletsizliktir; dünyayı, insanlara ve insan dışı varlıklara daha da cehennemi bir yer haline getirmektir. Bir insan ürettiği failliğin sonucunda, kendi dışındaki herhangi birine haksızlık ettiği için suçluluk duymuyorsa veya birinin güvenini kötüye kullandığı için utanmıyorsa, insanı insan kılan özen, şefkat ve insaf gibi duyguları taşımıyor demektir. Böylesi insanlar adaletin dışında oldukları gibi, ahlaki olanın da dışındadırlar ve bu insanların bir ideolojisinin, dininin ve diyanetinin olmasının insani açıdan bir anlamı olamaz. Çünkü adaletsizliğin üretilmesini hiçbir beşeri ve beşer ötesi güçle arındırmak mümkün değildir. Tunay Bayrak’ın “Müslümanlar Niye Adil Olamıyor?” (mukavemet.org.tr) sorusuna, literatürü kullanarak ürettiği cevaplardan da genelleyebileceğimiz gibi, deneyimlendiği ve işlerlikte tutulduğu haliyle dinin adaleti sağlaması pek mümkün görülmüyor. Bundan dünyadaki hiçbir inanç sistemini muaf tutamayız. Çünkü mevcut dindarlık biçimleri, kendi ikballeri uğruna rahatlıkla adaleti ve dinin vaaz ettiği ahlakı, zaruretin konforuna sığınarak işlevsiz kılabiliyorlar. Zaruretin konforuna sığınan inanan, adaletin dışına rahatlıkla çıktığında ahlakın da dışına çıkmaktan hicap duymuyor. Ahlakın dışında olanlar kendi içindeki insani olanla bağını yitirmiş, insanlar arasındaki ilişkiyi vicdan, suçluluk ve pişmanlık duygularından arileştiren ve sürekli olarak manipülatif ve benmerkezci yaşayan sosyopatlığın insan ötesi sularına geçmişler demektir. Sosyopatlar ahlakın dışında oldukları gibi aynı zamanda adaletin de dışındadırlar. İnsan olmanın ortak değerlerini taşımayan sosyopatlar eşitlik, özgürlük, adalet, vicdan, hakkaniyet, şefkat, özen ve ortak gelişmeden duyulan mutluluk gibi insan olmaya dair değerleri umursamazlar. İnsanlığını ahlakın dışında konumlandıranlar, adaletin hiçbir biçimine yaşama şansı vermezler, onlar daha çok adaletsizliğin efendileridir. Adlarının, kimliklerinin, ideolojilerinin ve dinlerinin önemi yoktur. Önemli olan, ürettikleri faillikleriyle kendi dışındakilere hayatı yaşanmaz, insanı canından bezdirir hale getirmiş olmalarıdır.

Günümüzde adaletsizliğin bayraktarlığını yapan ve dünyayı sömürülecek bir yer olarak görenler, dünyada yaşanan her türden acının, kederin ve insanı insanlığından sıyıran cürümlerin failleri dünyevi ve uhrevi güç araçlarının da sahipleridir. Üretilen sömürünün ve adaletsizliğin mağdurları ise herkestir, her varlıktır, her şeydir. Ancak insanın dünyadaki deneyimleri göstermiştir ki adaletsizliğin efendilerinin de bir gün adalete, adaletin temeli olan özene, şefkate ve insafa ihtiyaçları olacaktır. Dünyada işlerlikte tutulan toplumsal, siyasal, ekonomik, dini ve kültürel kodların mevcut hali devam ettiği sürece adaletsizliğin efendilerinden daha güçlü olan başkaları, ürettikleri faillikleriyle onları da adalet arayışına itecektir. Bunu gerçekleşmez zannetmeyelim, böylesi bir arayışın örneklerini günümüzde çokça görmekteyiz.

İnsanca bir dünyada yaşamak için adalet temel bir zorunluluktur. Bu zorunluluk, adaletin yaşanılan bir durum olması için insandan, en başta kendi failliğinin sorumluluğunu üstlenmesini talep eder. Bu talebi karşılamanın meşakkatine katlanamayan çoğunluk için adaletli olmak, ilk önce başkalarının işidir. Çünkü bu çoğunluk için, sürekli insanın elinde olmayan maruzatları ve mücbir sebepleri vardır. Bu maruzatların başında dünyanın değiştirilemeyecek kadar adaletsiz bir yer olması, toplumsal dünyanın adaletsizlik üstüne işleyen doğası, dini, siyasi ve ekonomik aygıtların adaletsizliği vb. gelmektedir. Bu kadar adaletsizliğin üstesinden gelinmesi zor olduğundan dolayı, insan olarak potansiyel kurbanlarız. Bu kurban olmanın konforuyla ahlaki bir özne olarak failliğimizin bizi sorumlu tutmasından kurtulabiliriz. Böylesi bir bakışın içselleştirilmesine hizmet eden devasa dini ve ananevi anlatı içinde aradığımız mazereti bulabiliriz. Oysa mazeretin dünyadaki halimize ve ahvalimize vaat edeceği bir merhem ve geleceğimize dair verebilecek bir umut yoktur. Başımıza gelen adaletsizliğin elbette dışımızda failleri vardır, ancak bir fail olarak biz, bütün maruzatımıza rağmen kendimizi, ötekinin de haysiyetini koşulsuz onaylayan etik bir adaletin temsilcisi olarak göremezsek, kendimiz de, bir fail olarak bir başkasına adaletsizlik içeren fiillerde bulunabiliriz. Bu durum, kendisini ahlakı, vicdanı ve haysiyeti olan bir özne olarak kurmak isteyen insanın insanlığının önündeki en büyük engeldir.

Evet, mevcut dünyanın hali kendini edepsiz bir biçimde aşılmaz, değiştirilemez ve yıkılamaz olarak sunarak, bizi failliğimizden feragat etmeye zorluyor/davet ediyor. Bu edepsiz daveti kabul etmenin ödülü ise kendimize ve dışımızdaki varlıklara olan sorumluluğumuzdan bizi kurtarmaktır. Evet, bu ödülün hedonik ve bencil bir konforu var ve bu konforun efendilerinin amentüleri, kendilerine ahlakın dışında destek bulmakta hiç de zorluk çekmemektedir. Oysa insan, ancak ve ancak bir başka insan sayesinden insandır. Başkalarıyla olan ilişkisinin gidişatı onun insanlığının gidişatıdır. İnsanın bunun farkında olmamak gibi bir lüksü yoktur. Belki de insan olmak, sürekli bir biçimde, insanın kendisini failliğinin etik sorumluluğundan ayırmak için sunulan konforlu edepsizliklerin engelini aşma yönünde mücadele etmesidir.

Yaşadığımız dünyada adaleti dillendirmek ve talep etmek genellikle muktedirlerin muktedirliklerinden kaynaklanan temel hakkı olarak algılanıyor. Bu algının tarihsel, toplumsal ve dini dayanaklarını üretecek bir cürüm tarihi olduğunu ve bu tarihin sürekli olarak yeniden yazıldığını biliyoruz. Dünyayı zayıfa, yoksula, kadına, çocuğa ve farklı etnik/cinsel kimliklere dar eden faillikler, ürettikleri cürümleri kendilerinin ilanihaye hakkı olarak gördükleri için, neden oldukları mağduriyetlerin dile getirilmesi, telafi edilmesi ve onarılması talebinden bile rahatsız oluyorlar. Öyle ki yaşanan dünyada ve bu topraklarda, adaletsizliğe uğradığını, hakkının yendiğini, örselendiğini ve incindiğini söyleyenler suçlu kabul ediliyor. Çünkü yaşadığı adaletsizliği dillendirenler rasyonel bir tercih yapmamıştır, failliklerinde bir saldırı üretmemiş, hakkından fazlasını almaya cüret etmemiş ve eylemlerinin istikametini hedonizme çevirmemiştir. Bu kişiler uğradıkları zulme rağmen, zulmün tarlalarını işlememiş oldukları için edepsizce suçlanıyorlar. Oysa insanı adaletli kılan zalim olmayarak, cürüm üretmeyerek ve adil olmaya çalışarak bir başkasının bedensel, düşünsel ve toplumsal bütünlüğünü bozmamak ve onun bu dünyadaki varlığından mutluluk duymaktır. Çünkü adalet insanın insana, hayvana, doğaya ve varlığa duyarlılığıdır. İnsanın adaleti, onun insanlık kapasitesi ve duyarlılık düzeyi kadardır. Bu kapasite insanın kendine ve dünyaya yüklediği anlamı belirleyen emeği, eşitliği, özgürlüğü, erdemi ve haysiyeti korumak ve yaşatmak için gösterdiği emektarlığında; duyarlılık düzeyi ise kendine ve kendi dışındakilere gösterdiği şefkatin derinliğinde ve kapsayıcılığında yatar. İnsan konusunda özenli ve şefkatli olmak onun incinmesine, yaşadığı yoksulluklara ve yoksunluklara, her türden hükümsüzleştirilmesine, yaşadığı kıstırılmışlığa ve haysiyetine yapılan her türden hücuma karşı olmaktır. Adalet bunları hayata geçirmek için, bugünden başlayarak mücadele etmektir. Öyle uzaklarda ve yarın da değil, hemen, şimdi yanı başından ve hatta kendinden başlamaktır.

Adalet sadece bir bireyin haklılığı ya da haksızlığı meselesi değildir. Bugün için adalet insanaltılaştırılan yoksulluğun, yok edilmesi mübahlaştırılan ötekiliğin, sırf dişi olduğu için bütün kadınların, çocukların, hayvanların, bitkilerin, dağın taşın, toprağın, denizin ve havanın yarına kalması için sahiplenilmesi gereken failliğe çağırır insanı. Bunların derdini gütmeyen, insanların, hayvanların ve üzerinde eylediğimiz dünyanın adilliğini geleceğe erteleyen bir adalet anlayışı boş gösterendir, afyondur. Bu da en çok dünyayı zulümleriyle inşa eden zalimlerin işine gelir. Eğer adaleti yaşanan insani bir deneyim olarak inşa etmek istiyorsak, ilk terk edilmesi gereken şey boş gösterenlere inanmamak ve boş gösteren bekçilerini kendi çöllerine terk etmektir.

Dünyadaki adaletsizliği azaltmak için kendisini ahlaki bir varlık olarak tanımlayan her bir insan teki, insan olarak sorumluluklarıyla failliği arasındaki açıklığın yarattığı boşluğu doldurmak zorundadır. Bu boşluğu doldurmak için gereken özen, şefkat, vicdan, insaf, haysiyet, emektarlık, merhamet ve etik bir duygudaşlık gibi en önemli duyguları güçlendirmek gerekmektedir. Bu duygularla, insan başta olmak üzere, bütün varlıklara özen göstermek, onlara şefkat duymak ve başkalarının varlığını kendi varlığının teminatı olarak görmek gibi etik bir tutarlılığı sürekli olarak gözetmek gerekir. Adalet, insanın etik sorumlulukları ile dünyayı dönüştürme kapasitesine sahip failliği arasındaki boşluğu zalimlerin cürmüyle değil, varlığı hayatta tutan özenin, şefkatin, vicdanın, insafın ve haysiyetin onurlu direnişiyle doldurmaktır. Adalet insanın insan olmaktan kaynaklanan devredilemez ve ertelenemez etik zorunluluğu ve sorumluluğudur.

 

 

İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

SOSYAL MEDYA

4,314BeğenenlerBeğen
6,442TakipçilerTakip Et
2,300AboneAbone Ol
spot_img

SON YAZILAR