Paris Komünü’nün Popülist Ruhu

Yüce kurtarıcılar yoktur; ne Tanrı, ne imparator, ne siyasetçi... Hadi kendimizi kurtaralım; … Yeterince tahakküm altında kaldık, eşitlik başka yasaları gerektiriyor

Paris’te öğrenciyken, her 18 Mart’ı Paris Komünü’nün doğduğu Montmartre sokaklarında dolaşarak geçirirdim. Paris’in doğusundaki son barikatın düştüğü yan sokağı, Komünard mahkûmlarının infaz edildiği Mur des Fédérés’i ve Lüksemburg Bahçeleri’ndeki idam mangalarının kurşunlarıyla delik deşik olmuş duvarı ziyaret ederdim.

Duygusal, biliyorum. Sanırım etkileyici bulduğum şey, liderlerinin çoğu da dâhil olmak üzere Komünardların olağanüstü şeyler yaşayan sıradan insanlar olmasıydı. Kendi yaptıkları veya seçtikleri bir kriz değildi karşı karşıya kaldıkları, ona adeta yakalanmışlardı.

150 yıl önce 18 Mart’ta şafak sökerken, Fransız hükümeti Paris Ulusal Muhafızlarının eline geçen çok sayıda topu yeniden ele geçirmek için asker gönderdi. Parisliler askerleri durdurdu ve hükümet memurları, ordu, polis şehri panik halinde terk etti.

Bir hafta sonra, Parisliler Conseil de la Commune adında bir belediye meclisi seçti. Bundan kısa bir süre sonra, banliyölerde hükümet birlikleriyle çatışmalar başladı ve sonraki altı hafta boyunca çatışmalar yoğunlaştı. 21 Mayıs’ta askerler şehir surlarını aştılar ve bir hafta süren barikat savaşları başladı; büyük kamu binaları alevler içinde kaldı ve sokaklar cesetlerle doldu. Yüzlerce kişi idam edildi, 40.000 kişi mahkûm edildi ve ardından 4.000’den fazlası Yeni Kaledonya’daki ceza kamplarına sürüldü. Paris Komünü iki ay içinde tamamen yenilgiye uğramış görünüyordu.

Komün ve ‘Komünardlar’ın pek çok insan tarafından, belirsiz de olsa neden hatırlandığı başlı başına bir muamma. On dokuzuncu yüzyıl Avrupası kentsel ayaklanmalardan ve kanlı katliamlardan geçilmiyordu. Ancak uzmanlar sadece 1830’daki Varşova ayaklanmasını, 1848’de Viyana ve Prag’daki isyanları veya 1849 Roma Cumhuriyeti’ni hatırlıyor.

Sebebin bir kısmı, Paris ile ilgili olması olmalı. Ancak çok sayıda kişi Delacroix’in ünlü tablosu, Sefiller’de anlatılanlar dışında, yüzyılın diğer yarım düzine Paris ayaklanması hakkında hiçbir şey bilmiyor. Marx’ın yazıları da Komün’ün kalıcılığını sağladı elbette. Ancak daha sonra, 1848 Haziran isyanı ve 1851 Aralık darbesi hakkında da akılda kalıcı yazılar yazdı, ancak bu onları popüler folklorun içine yerleştirmeye yetmedi. Öyleyse, hem hippi anarşist hayallerinde hem de Komünist tarih anlatılarında “Komün” neden sürekli yankılanıyor?

Marksistler için Komün politik ve teorik bir atılımdı. Marx, “İşçi sınıfının kurtuluşu için”, “En sonunda keşfedilen form” diye yazdı. Komünardlar tüm baskıcı kurumları – ordu, kilise, polisi – ortadan kaldırarak, iktidarı doğrudan halkın kendisine vererek, baskıcı olmayan yine de devrimci olan bir iktidarı uygulama yöntemi ortaya çıkarmışlardı.

Marksistler, Paris sanayi proletaryasının en dinamik ve ileriye dönük unsur olmasını doğal karşıladılar. Engels, Komünü, sınıfsız bir topluma geçiş olan “Proletaryanın ilk diktatörlüğü” olarak tanımlayarak daha da detaylı bir tanım yaptı. Lenin’in (vücudu bir Komünard bayrağıyla örtülecekti) yorumu daha kritikti: Gerçekten önemli olan, Komün’ün yenilgisiydi. Başarısız olmuştu çünkü disiplinli bir partinin liderliğine sahip değildi ve sınıf düşmanlarıyla mücadelede yeterince acımasız değildi. Böylece Komünardlar, yaklaşık bir asırdır geriye dönük olarak Komünizme giden uzun yürüyüşte öncü atalar olarak kaydedildiler.

Ancak 1960’larda genç bir Fransız tarihçi Jacques Rougerie’nin çalışmasında bu ana akım Marksist-Leninist yoruma karşıt bir açıklama biçimi ortaya çıktı: Komün yeni bir devrim türünün ilki değil, eskisinin sonuncusuydu dedi. Rougerie, Komünistlerin 1790’ların sans-culottes’larının torunları olduğunu öne sürdüğü için Komünist Parti tarafından acımasızca saldırıya uğradı.  Rougerie’ye göre onlar; sanayi proletaryası değil, geleneksel endüstrilerdeki (oymacılar, marangozlar, ayakkabıcılar), küçük iş adamları, esnaflar, kâtipler gibi vasıflı işçilerdi. Komünizmleriyle ileriyi değil, kendi kendini yöneten işçi kooperatiflerine ve 1848 ve 1792 cumhuriyetlerine geri dönüyorlardı: Böylece, bazı tarihçiler Komünü, Fransız Devrimi’nin son nefesi olarak görmeye başladılar.

Ancak tarihçilerin öncü hareketlere özel bir düşkünlüğü var, bu hareketler onları cezbediyor, Hareketli altmışlı yıllarda popüler bir görüş, Komünün Mayıs 1968’e, bir anarşi karnavalına, hatta bir tarihçinin tuhaf bir şekilde önerdiği gibi “toplam bir devrime ” benzediğiydi. Ya da sadece Burjuva Şehircilik tarafından işgal edilen mekânın kontrolünü geri almayı hedefleyen bir Devrim miydi?

Özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde bir feminizm eylemi olarak yeniden keşfedildi. Onu benzersiz kılan, Komün kadınları, kötü şöhretli pétroleus’lardı. Bu kelime, bir zamanlar binaları ateşe veren kadınlar için bir utanç etiketi olarak ortaya çıkmıştı. Bugün ise bir şeref unvanı oldu. Komüner kadınların sadece kendileri ve kolektif çıkarları için konuşmakla kalmayıp, aslında barikatlarda savaştıkları da söylendi.

Bazı Amerikalı tarihçiler için, 1871’in önemli bir yeniliği organize şiddet kullanımıydı: Silahla Kurtuluş. En son yeniden yorumlama, Komünün en moda tarih yazımı eğilimi olan ‘küresel tarih’ içinde değerlendirilmesidir.

Eski? Yeni? Leninist? Anarşist? Feminist? Kentsel? Küresel? 150. yıl dönümünü anmak için pek çok neden var. Ancak Komün’ün neden birçoklarına ilham verdiğine ve hatırlandığına yönelik daha basit açıklamalar da var.

Birincisi kısa olması: Sadece iki ay. Marx’ın da belirttiği gibi, bu yalnızca ne olabileceğini göstermek için yeterliydi – ve tabii ki bu neredeyse her ihtimali kapsıyordu. Dolayısıyla, mümkün olan, hayal etmek istediğimiz şeyleri Komün’e yansıtmak kolaydır. Ve aynı zamanda gerçekten yanlış gitmeye vakti olmadığı anlamına da geliyor. Evet, pek çok hata ve bazı uğursuz yönleri vardı, ancak 1793 Terörü veya Stalinizm ile karşılaştırıldığında Komün çok masumdu. Ne burjuva bayağılığını ılımlılaştıracak ne de kendi çocuklarını yemeye başlayacak zamanı vardı. O tamamına ermemiş, vaatleri yerine getirmemişti, (liderlerinden birinin yazdığı ünlü bir şarkının sözleriyle) “le temps des cerises” – kiraz mevsimi olarak kaldı.

Hatırlanmasının bir diğer nedeni de Marx’ın o zamanlar da belirttiği gibi, alevler içindeki bir şehrin ortasında yaşanan kanlı vahşettir. Yaklaşık 7.000 kişi öldürüldü – 19. yüzyıl için korkunç bir katliam. Bu, Komünarları azize dönüştürdü ve kahramanca bir efsane yarattı.

Katliam yerlerinden biri olan Père Lachaise mezarlığındaki Mur des Fédérés’e hala yıllık bir hac ziyareti devam ediyor. Ancak niyet tekrar değil anmak: Gelecekte Fransız Solu barikatta değil sandıkta savaşacaktı. Oldukça fazla sayıda önde gelen Komünard, seçilmiş politikacılar veya şehir yetkilileri olarak geri döndü. 1914’teki Fransız ulusal birlik hükümetine iki bakan verdiler. Tüm bu unsurları bir araya getirdiğinizde, duygusal nostalji de dahil olmak üzere bir dizi amaca hizmet edebilecek güçlü ama esrarengiz bir hafıza elde edersiniz.

Ama Komünün bize 150 yıl sonra söyleyebileceği tek şey bu mu? Sanırım başka bir şey daha var, o kadar sık kutlanmayan bir şey: Komün temelde popüler demokrasi ile ilgiliydi. Bugün buna “popülist” bile diyebiliriz.

Devrimin 1790’ların ortalarında patlamasından sonra Fransa, cumhuriyetler, imparatorlar veya kralların yönetimi altında, bir dizi oligarşi altında yaşadı: Elitist bir kavşak. Ancak 1870-71’deki Almanya yenilgisi, hem ana akım Sol hem de Sağ’ı gözden düşürdü ve siyasi bir boşluk yarattı. Sanki bu boşluk başka bir monarşi dönemiyle sona erecekmiş gibi görünüyordu – ataerkillikle baharatlanmış, baskı dışında hiçbir öneri sunmayan bir başka elit yönetim.

Ama Komünardlar hayır dediler: Bu sefer halkın kendisi yönetecekti. Tabii ki, savaştaki yenilgileri Batı’da şimdiye kadar yaşadığımız her şeyden çok daha dramatik bir kırılmayı ortaya çıkardı. Ancak günümüzde politikacılara, teknokratik bürokrasilere ve kurum “uzmanlarına” karşı yaygın sabırsızlık kesinlikle bazı karşılaştırmalar yapmaya davet ediyor. Kuşkusuz, bugün pek çok ilerici, seçkinleri tercih ediyor gibi görünüyor: Yoksul insanların, hatta sıradan işler yapanların veya üniversiteye gitmeyenlerin, kendi fikirlerine ve deneyimlerine sahip oldukları ve politik bir sese, eşit haklara sahip oldukları fikrini terk ettiler.

Popülizm gerici olduğu için korkuluyor ve kötüleniyor. Yine de Komünardların en temel ilkesi, gücün olabildiğince eşit paylaşılması ve herkesin (yani, her insanın) eşit karar alma hakkına sahip olmasıdır. Her kademedeki makam sahipleri seçilecek ve görevlerinde başarısız olurlarsa seçmenleri onları görevden alacaktı; sadece politikacılar değil, memurlar ve yargıçlar da. Mümkün olan her yerde, vatandaşlar kamu görevlerini kendileri yerine getireceklerdi. Örneğin, Ulusal Muhafızların üyeleri olarak, kendi kendilerinin polis güçleri olacaklardı. Amaç özgürlük ve kurtuluştu: Yetişkin muamelesi görmekti.

Okulların sekülerleşmesinin ve yaygın bir teknik eğitim talebinin arkasındaki amaç buydu. Bir Communard gazetesi şöyle yazmıştı, “Aletleri kullanabilenler kitap da yazabilir”. Kadın ve erkekler için işçi kooperatiflerine duyulan özlemin arkasında bu yatıyordu. Siyasi kulüplerin şehir genelinde çoğalması, sıradan insanlar arasında siyasi ve sosyal konularda söz sahibi olma susuzluğunu gösterdi ve genellikle çoğu insan ilk kez kamu önünde konuştu.

Komün ruhunun en özlü ifadesi, bir Komün üyesi Eugène Pottier tarafından yazılan ünlü Internationale’dir. Şunu içerir: “Yüce kurtarıcılar yoktur; ne Tanrı, ne imparator, ne siyasetçi… Hadi kendimizi kurtaralım; … Yeterince tahakküm altında kaldık, eşitlik başka yasaları gerektiriyor.”

Elbette eksikler, gedikler bulmak çok kolay. Yedi haftalık iç savaşta pek bir şey uygulamaya konulamadı ve olsaydı da uzun süre işe yaramazdı: Normal bir insanın tüm akşamlarını siyasi toplantılarda, yerel komitelerde oturarak veya sokaklarda devriye gezerek geçirmek istemeyeceği bir gerçek. Geceleri yasadışı olarak çalışan fahişeleri ve fırıncıları kovalayan Ulusal Muhafızlar da biraz tuhaftı (Komün’ün biraz eksantrik reformlarından ikisi.) Ayrıca, hoşlanmadıkları fikirleri bastırmaya, zararsız rahiplere ve rahibelere zulmetmeye ve Jakoben Terörü’ne dönüş hayallerine biraz fazla hevesli birçok Komüncü de vardı.

Bununla birlikte, Komünard liderliği sansür uygulamaya isteksizdi, insanları hapsetmekten hoşlanmadı ve ölüm cezasını kullanmayı reddetti: Giyotin kulübesinden getirildi ve alenen yakıldı. Evet, sonunda bir dizi rehine öldürüldü, hatta bazıları iğrenç bir şekilde linç edildi: Paris Başpiskoposu da dâhil olmak üzere çoğunlukla jandarmalar ve rahipler. Ancak bu, Komünard mahkûmları ordu tarafından katledilirken, çaresiz günlerde yapıldı ve hiçbir zaman resmi olarak onaylanmadı. Yazar ve Komün üyesi Jules Vallès’in belirttiği gibi, yenilgiye uğradıklarında bile “Mezbahanın pisliği tarafından lekelenmeden” tarihe geçmek istediler. Kaç devrimci lider aynı şeyi söyleyebilir? Lenin’in vardığı sonuç onların aptal olduğuydu. “Aşırı yüce gönüllülükleri” onları sınıf düşmanlarının “Amansız imhasından” alıkoyduğu için mağlup edilmişlerdi. Bu Lenin’in hiç teslim olmadığı bir zayıflıktı.

Komün ölüme mahkûm edildi. Muhtemelen hiçbir hükümet bu düzeyde bir demokrasiye izin vermeyecekti. Fransız ordusu onu yenilgiye uğratmasaydı, hala şehrin dışında kamp kurmuş olan Alman ordusu muhtemelen bunu yapacaktı. Ya da kendi kendine de çökebilirdi: Üyelerinden birinin yakındığı gibi, onlar gerçekten sadece “Konuşkan, küçük bir parlamento” idiler ve eriyen bir desteğe sahiplerdi. Tarihte defalarca gördüğümüz gibi, çoğu insan er ya da geç normal sıkıcı hayata geri dönmek ister.

Ancak Komünardlar, Lenin’in geçmişe dönük tavsiyesini önceden sezmiş olsalardı veya Robespierre’in Terörü örneğini takip etseydi, Komün sahip olduğu esrarengiz ama olumlu mirasını bugüne bırakamazdı – gerçek demokrasiye yönelik bu hüzünlü, her zaman yerine getirilmemiş özlem.

Bu özlemde derinden hareket eden bir şey var; Montmartre’ye yıllık yolculuğumu yapmak için yeterince teşvik edici. Çünkü genel olarak Komünarlar demokrasi için, şehirleri için ve vatandaşları için ellerinden geleni yaptılar. Özgürlük, Eşitlik ve Kardeşliğin Sansür, Kimlik ve Mağduriyetten daha ilham verici olduğuna inanan insanlardı. İşte bu yüzden, en azından eylemleri bugün hala yankılanıyor.

Bu yazı unherd.com’da 20 Mart 2012’de yayınlanmıştır

Yazar: Prof. Robert Tombs

Çeviren: Gökhan Kaya

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz