Yoksulluk Üzerine Bütünsel Bir Çerçeve İçin Dağınık Düşünceler – I

Bir sosyal olgu olarak yoksulluk sorunu teknik bir konuya, bir vicdan meselesine indirgeniyor. Yoksulluk ulus-devlet destekli endüstriye dayalı sermaye birikiminin sonucudur

i)Yoksulluk ve Paylaşılamayan İlerleme

“Korona salgınından sonra 45 gün izinlisiniz, 45 gün sonra geleceksiniz dediler. Ama, nerede kalacaksınız, ne yiyeceksiniz, ne içeceksiniz diye hiç sormadılar.”

Google’de yoksullukla ilgili arama yaptığınızda ya da Youtube girdiğinizde insanların bu ve benzeri yakınmaları ile karşılaşıyorsunuz. Covid salgını zaten var olan sorunları daha bir görünür kıldı. İşsizlik, aile içi geçimsizlik, şiddet, gelir dağılımının bozukluğu, devletin kamu harcamaları içinde bu sorunu çözememesi ve bu yazıda ele alacağımız en temel ihtiyaçlara ulaşamama anlamında yoksulları ve yoksulluğu iyice belirgin kıldı. Yoksulluk konusunda artık yol/politik önermeler geliştiren Dünya Bankası’nın yakın tarihte yayınladığı Yoksulluk ve Paylaşılan İlerleme: Talihin-Servetin Tersine Çevrilmesi (Poverty and Shared Prosperity Rehersals of Fortune-2020) gerek başlık ve gerekse içerik açısından dikkate değer. Sermaye birikimi ve ulus-devletin müdahaleleri ile gerçekleşen zenginlik yaratma ve buna ilerleme diyorsak, zenginlik ve ilerlemenin toplumsal kesimler arasında eşit paylaşılamamasının ürünü olan yoksulluk. Dünya Bankası bu raporda gelinen aşamada artık iki anlamda kullanacağımız servet ve talihin tersine çevrilmesi gerektiğini söyleyecek bir dil kullanması önemli.

Reversals of FortuneRapor ilk elden; “Covid-19’un küresel yoksulluk ve paylaşılan refah üzerindeki etkilerine ilişkin yeni tahminler sunuyor. Ön saftaki anketlerden ve ekonomik simülasyonlardan elde edilen yeni verilerden yararlanarak, dünya çapında pandemiye bağlı iş kayıplarının ve yoksunluğun zaten yoksul ve savunmasız insanları sert bir şekilde etkilediğini ve aynı zamanda milyonlarca “yeni yoksul yaratarak küresel yoksulluk profilini kısmen değiştirdiğini” dile getiriyor. Yazıda detaylandıracağımız gibi yoksulluğun profilinin de değiştiğini belirtiyorlar; “Raporda yer alan orijinal analiz, yeni yoksulların COVID-19’dan önce aşırı yoksulluk içinde yaşayanlara göre daha kentsel, daha eğitimli ve tarımda çalışma olasılıklarının daha düşük olduğunu gösteriyor. Bu sonuçlar, hayatları ve geçim kaynaklarını korumaya yönelik politikaları hedeflemek için önemlidir. Rapor, salgının gelir eşitsizliğini derinleştirdiğine, kapsamlı ekonomik toparlanmayı ve gelecekteki büyümeyi tehdit ettiğine dair erken kanıtları tartışıyor. Bazı ülkelerin krizi tersine çevirmek, en savunmasızları korumak ve dirençli bir toparlanmayı teşvik etmek için nasıl çevik, uyarlanabilir politikalar uyguladığını gösteriyor”. Rapor bir yandan da dürüst bir tavır alarak yoksulluğun Covid-19 ile başlamadığını “yoksulluğu ortadan kaldırma hedeflerine yönelik büyük tehditlerin Covid-19’dan çok önce ortaya çıktığı”aktarılıyor. [i]

Covid-19 ile daha bir gündeme gelen yoksulluğa ait ilk vurgumuz, yoksulluğun tarihsel süreç içinde anlam ve içeriğinin değiştiğidir. Sorun yoksulluk olunca, yoksulluğa yönelik analizler sadece bir bilgi biçimi olarak kalmayıp önemli politik uygulamalara neden oluyor. Ama yazının sınırları içinde son zamanlarda yoksulluğa ilişkin analizlerde gerçekleşen sistematik değişiklik üzerinde yoğunlaşacağız. Yoksulluğa ilişkin analiz ve politik uygulamalarda gözlemlediğim değişimi ilk elden ifade edeyim; yeni dönem analizlerde yoksulluğu yaratan nedenler değil de kimlerin yoksul olduğu yönünde yani sonuçlar üzerinden teknik analizler yapılıyor. Nedenlerini yitirmiş sonuç olarak yoksullar ve yoksulları ölçüp/biçen teknik analizler oldukça sorunlu olduğunu düşünüyorum.

Yazının sınırları içinde ilk elden argümanımı da söyleyeyim. Sonuç olarak ele alının yoksulluğun nedenlerini işleyiş ve işleyişin bileşenleri üzerinden ele alınması gerekiyor. İçinde yaşadığımız toplumu tanımlayan işleyişin ulus-devlet destekli endüstriye dayalı sermaye birikimi olduğunu düşünüyorum. Yoksulluğun kaynağını bu işleyişe işaret etmeden analiz etmenin yetersiz olduğunu söylemekle kalmayıp, yoksulluk üzerinden geliştirilen düşünce / stratejilerin yoksulluğu yaratan işleyişi güçlendirdiğini söyleyebilirim.

Our DreamYoksulluğa yönelik ilginin yoğunlaşarak artması sadece yoksulları değil, toplumun yeniden üretimi açısından tüm işleyişi etkileyecek tehlikeli bir aşamaya ulaşması ile ilgili. Dünya kapitalist sisteminin ortak aklını temsil eden çifte kurum IMF ve Dünya Bankası sorunu hızla gündemlerine aldılar. İşleyişin / düzeneğin devamlılığının tehlikeye sokan bir sosyal olgu olarak tanımlandığı andan itibaren yoksulluğu azaltmaya (poverty reduction) yönelik politikaları belirleyecek projelere hız verildi. Dünya Banka’sı “Bizim Rüyamız; Yoksulluktan Arınmış Bir Dünya” sloganını temel misyonuna dönüştürdü.[ii] Yoksulluğun uluslararası kurumların gündemine gelmesi ülkelerin artan borç miktarı ile bağlantılı olduğunu da söylemeliyiz. 1970’lerde ülkelerin IMF ile ilişkili olarak açığa çıkan ağır borçlar belirleyici oldu. Ağır Borçlu Yoksul Ülkeler (Heavily Indebted Poor Countries) tanımlanması ile birlikte yoksulluğu azaltmak ve ekonomik reformu sürdürmek için ülke taahhütlerine karşı borçların hafifletilmesini amaçlayan bir program olan Ağır Borçlu Yoksul Ülkeler Borç Girişimi başlatıldı. Özellikle 1990’ların sonunda yoğunlaşarak artan krizler sorunun sadece borç ödeyememe ve piyasanın etkin işleyememesi olmadığı özümsenerek Türkiye’de pek fazla gündeme alınmayan ama oldukça önemli sonuçları olan kapsamlı kalkınma çerçevesi (Comprehensive Development Framework) başlığında bir süreç başlatıldı. Yoksulluğu Azaltma Stratejisi (Poverty Reduction Strategy) artık sadece yoksulluğu azaltma değil bir dizi kurumsallaşan pratiklerin de önünü açmış oldu.

Kapsayıcı kalkınma stratejisi ile yoksulluğu azaltma politikaları birlikte düşündüğümüzde Türkiye’de gerek liberal analizlerin/düşüncelerin ve gerekse kalkınmacı/ulusalcıların düşündüğü/savunduğundan farklı bir gerçeklikle karşılaşıyoruz. Yoksulluğu azaltma politikalarının ne tek başına piyasanın egemenliği ne de devletin egemenliği ile gerçekleştirilemeyeceği dile getiriliyor. Devlet ve siyasal iktidarların zaman içinde artan güç/yetkisinin ipuçlarını bu zamanlarda, bu politikalarda gözlemleyebiliriz. Dünya Bankası’nın 1991 tarihli Kalkınmanın Zorluğu başlıklı Yıllık Raporu; “başlangıçta belirttiği gibi: piyasalar boşlukta işleyemezler – yalnızca hükümetlerin sağlayabileceği yasal ve düzenleyici bir çerçeveye ihtiyaç duyarlar. Ve diğer birçok görevde, piyasalar bazen yetersiz kalır veya tamamen başarısız olur. Bu nedenle hükümetler, örneğin altyapıya yatırım yapmalı ve yoksullara temel hizmetleri sağlamalıdır. Bu bir devlet veya piyasa sorunu değildir: her birinin büyük ve yeri doldurulamaz bir rolü vardır.”[iii] Yoksulluğu azaltma politikaları kapsayıcı kalkınma politikaları ile birlikte yürütmenin güçlenmesi yönünde açıklamalarla birlikte gerçekleşmiştir. Türkiye’de siyasal iktidarın artan güç donanımının önemli nedenlerinden birinin de bu olduğunu söyleyebiliriz. AKP iktidarının bir yandan güçlenirken, diğer yandan yoksullara yönelik kamusal sorumluluklar “yardım” başlığı altında gerçekleştirilmeye başlandı. Siyasal iktidarın kitleler nezdinde meşruluk kazanmasını sağlayan bir dizi uygulama tam da bu ortamda gerçekleşti.

Yoksulluğu azaltma politikaları nedenleri ortadan kaldırmak istese bile aslında yoksulluğa çare ararken bile neden/nedenler gösteriliyordu. Dünya Bankası’nın yoksulluğu azaltmanın iki yolundan bahsederken aynı zamanda işleyişe ait ipucu da veriyor; “Bu Rapor yoksulluk konusunda hızlı ve politik olarak sürdürülebilir ilerlemenin eşit derecede önemli iki unsura sahip olduğunu göstermektedir. İlk unsur, yoksulların sahip olduğu temel varlıkları olan emekleridir, yoksulların emeğini verimli kullanılması teşvik edilmelidir. Yoksulluğu azaltacak politikalar, yoksulların emeğini piyasa koşulları içinde teşvik edecek politikalara yönelmeli. İkincisi, yoksullara temel sosyal hizmetleri sağlamak.”[iv] Yoksulluğu azaltma politikaları üretim sürecinden dışlanıp en temel ihtiyaçlarını sağlayamayanlara bir emek-gücü deposu olarak görüp, sisteme entegre etme temel amaçlarından biri oluyor.  K.Marx’la aynı görüşü paylaşıyor gibiler; emek-gücünü satma dışında varlığını sürdüremeyen bir toplumsal kesim olarak işçiler aynı zamanda  yoksulluğu yaşayan kesimler. Emek gücünü satamayanların yoksulluğu, sattığı halde temel ihtiyaçlarını karşılayamayanların yoksulluğu. Çare ne, işleyişe dahil etmek. Diyarbakır’dan İstanbul’a 500 Milyonluk Umut Hikayeleri kitabı yoksulluğu işleyişe dahil etme aracı olarak kullanmaya yönelik lehimci mühendisliğe iyi bir örnek; “Bu ülkede hayatları boyunca emek piyasalarında yer bulamamış yoksulun yoksulu milyonlarca insan var.”[v] Tabi bir sonraki bölümde ele alacağımız Türkiye gibi geç kapitalistleşen toplumlarda oldukça farklı kesimleri içeren yoksulluklardan (topraksız köylülerin, orman köylülerinin, zanaatkârların ve benzeri) bahsedeceğiz.

Yoksulluğu azaltma temel amaç olunca, ikinci aşama kimlerin yoksul olduğunu açığa çıkarmak oluyor. Başta Dünya Bankası olmak üzere, üniversiteler, sosyal politika ile uğraşanlar kimlerin yoksul olduğunu belirlemek için muazzam sayılara varan ölçmeye ilişkin teknikler geliştirmeye başladılar. Böylelikle ölçme yoksullukla ilgili esas çerçeveye dönüştü.[vi] D.Craig ve D.Porter yazımızda işaret ettiğimiz eleştiri oldukça erken  bir dönem de dile getiriyorlar; “Yoksulluğa yönelik yeni analiz ve  teknikler iki boyutlu işleve sahip; yoksulluğu azaltma ve aynı zamanda sosyal içerme politikaları.” Sosyal içerme aslında yoksulları disiplin altına alarak işleyişe dahil etmeyi sağlıyor. Yoksulluğa yönelik tüm bu uygulamalar işleyişin yazarların deyimi ile liberalizmin kapsayıcı içerme stratejisinin ürünü. [vii] Bu durum içinden geçtiğimiz gerçekliğe sonuçlar açısından bakıp, kaynaklarını ise görmemizi engellemek gibi bir süreci doğuruyor.[viii] Yoksulu işaret eden ölçümler bir süre sonra toplumda başta işçi ve memurların olmak üzere tüm ücretlileri de disipline eden bir teknik araca dönüştü; “Bir dolara muhtaç bu kadar yoksul insan varken ücretine zam mı istiyorsun?”, “haline şükret” gibi Türkiye’de sıkça dile getirilen bir söyleme dönüştü.

ii) Lehimci Mühendislik

Lehimci Muhendislik minDiğer yandan yoksulluk konusunda projeler ve projelerle hayat bulan tabiki sivil toplum örgütleri özel bir yer ediniyor. Her durumda problemin kaynaklarına bakmak yerine düzenin sürdürülmesi için, düzeni bozacak şeyleri yeniden kodlayarak işleyişe adapte etmek yönünde bir dizi etkinlik öne çıkıyor. Bengladeş kökenli Grameen Bankası ve mucidi Prof.Dr. Muhammed Yunus’la birlikte bu lehimci mühendislik aynı zamanda sosyal girişimcilik olarak tanımlıyor. Okan Üniversitesi’ne derse gelen Muhammed Yunus’u tanımlayan ifadeler, lehimci mühendisliğin sadece sorunun kaynağını göstermenin ötesinde yoksul diye tanımlanan insanlara kredi ile işleyişe/düzeneğe dahil ettiğini gösteriyor.

Mikro kredi mekanizmaları ile yoksulluğu azaltmaya yönelik bu politikalar ya da yoksulları tanımlayıp onlara temel gıda/hizmet sunumunda bulunmak işleyişin yarattığı yıkımı gizlemekle kalmıyor, devletin kamu hizmeti, kamu yararı gibi alanlarda kamu bütçesi ile yapması gereken şeylerin ya yerini alması (ya da devletin kamu eli ile bu işleri yaparak   vatandaş ile kurduğu ilişkiyi dönüştürüyor. AKP iktidarının yeşil kart uygulaması, kömür-makarna ve hatta buzdolabı falan dağıtması bu konuda en çok işaret edilen uygulamalar. Vatandaşı kamu bütçesi üzerinden kamu hizmeti sunma zorunluluğu yerine bu günlerde yanlış bir ifade ile sadaka ilişkileri olarak tanımlanıyor. [ix] Tüm bu uygulamaları lehimci mühendislik olarak tanımlıyorum. Toplumsal ilişkileri tanımlayan içsel bağlantılar ve bu bağlantıların oluşturduğu işleyişe yoğunlaşmadan, işleyişin açığa çıkardığı sonuçlara yoğunlaşmak, sonuçlar üzerinden çözüm üretmeye lehimci mühendislik diyorum. Lehimci mühendislik kısmı çözümler üretse bile sorunun kaynağını görmemizi engeller. Bizleri sorunun kaynağından uzaklaştırıyor, nedenlerini kaybetmiş bir sosyal olgu olarak yoksulluk sorunu teknik bir konuya, bir vicdan meselesine indirgeniyor. Yoksulluk ulus-devlet destekli endüstriye dayalı sermaye birikiminin sonucudur. Yoksul kimdir sorusu, nicel tekniğe indirgendiği ölçüde de yoksulların sınıfsal özelliği göz ardı edilmiş oluyor. Politik bir sorun teknik bir soruna ve dahası yoksulluk konusunda sorun bir vicdan sorununa indirgenmiş olur.

iii) İlerleme ve Yoksulluk

“Yoksulluk kader olamaz, kader değildir
Yoksulluk kader olamaz, kader değildir
Firavunlar bile böyle gaddar değildir
Firavunlar bile böyle gaddar değildir

Ben vatandaş Ahmet’im, evkafta memur
……

İnsan gibi yaşamanın adını”

Yoksulluk üzerine tüm bu çabalar yoksulluğun kaynaklarını ne kadar gizlese de, yoksulluğa yol açan ortam hakkında da bir çok bilgi veriyor. İnsanlık tarihi boyunca yoksulluk hep vardı, ama toplumsal ilişkilerin zaman içinde dönüşmesine bağlı olarak dönemlere göre farklılık gösteriyor. Henry George’un 1857 yılında yani tam da imalata dayalı sermaye birikiminin oldukça yoğun bir hal aldığı Amerika’ya ait gözlemlerini anlatıyor. 1857’de yayınlanan İlerleme ve Yoksulluk ve 2020’de yayımlanan Paylaşılan İlerleme. 180 yılı aşan zamanda yoksulluğu işaret eden iki çalışma ve her ikisi de ilerleme ile yoksulluk arasında bağlantı kuruyor. İlk gözlem/kitap yoksulluğun kaynağını ilerleme olduğunu açıklarken, Dünya Bankası gidişatın çok kötü olduğunu görüyor. İlerleme ile yaratılan servetin yoksulluğun talihini tersine çevrilecek şekilde paylaşılmasına yönelik önerilerde bulunuyor. Paylaşılması kapitalizmin işleyişi için büyük engel olan yoksulluğu azaltmaya yönelik. Tabiki bir servet düşmanlığı yapılmıyor. Peki ilerlemenin getirileri yoksulluğu azaltacak şekilde paylaşılır mı? Cevap vermek için ilerlemenin neler içerdiğine bakalım.

Ilerleme ve Yoksulluk minHenry George gözlemlerini o dönemin sihirli sözcüğü olan ilerleme (progress) üzerinden dile getiriyor. Ama birçok umudun bağlandığı ilerleme hareketi/düşüncesi yoksulluk olgusunu birlikte ele alıyor. İlerleme ve Yoksulluk kitabının çarpıcı ilk belirlemesi “İlerleme ile birlikte yoksulluğun artması çağımızın en büyük muamması” olduğu yönünde. [x] Bizim ulus devlet destekli endüstriye dayalı birikim dediğimiz işleyişin birbiri ile ilişkili muazzam bir makine olarak açığa çıkışını detaylı bir şekilde ele alıp gözlemlerini aktarıyor. “İçinde bulunduğumuz yüzyıl, servet üreten işleyişin muazzam bir şekilde gelişmesi artmasıyla” tanımlanabilir. Buhar ve elektriğin kullanımı ile imalata dayalı üretimin beraberinde emek tasarrufu sağlayan buluşlar yani makineleşme ile işçilerin sadece işini hafifletmeyip yaşam koşullarını iyileştireceği yönünde beklentileri doğal olarak beslediğini söylüyordu. Üretimde gözlemlenen muazzam artışın yoksulluğu da geçmişte bırakacağı beklentisini yarattı. George günümüzde yoksulluğu anlamamız açısından oldukça önemli bir değerlendirme de bulunur; “Maddi ilerlemenin sadece yoksulluğu gidermede başarısız olmadığı, aslında onu ürettiğini ve daha da kötüsü aradaki uçurumun zamanla daha da artırdığını ve yoksulluk içindeki kitlelerin ayakta kalmasını daha da zorlaştırdığını belirtir. 1857 Yılında gerçekleştirilen bu gözlemleri nasıl güncelleştirebiliriz? İlk etapta yazarımızın gözlemlediği artan yoksulluk ile tarım toplumlarında yaşanan yoksulluğun tamamen farklı olduğunu söyleyebiliriz. Tarım toplumlarında ihtiyaçları (doğa) ile kurulan ilişki üzerinden giderilir. Binlerce yıl süren bu toplumlarda zenginlik dolayısıyla yoksulluk ilk elden doğanın sınırlamalarına tabidir.[xi] Doğanın dışında mülkiyet ilişkilerinin mihver unsur olan toprak ve emek üzerinden yükseldiği için toprak üzerinde mülkiyet üzerinden egemenlik kuran merkezi siyasal iktidarın kaynaklara daha fazla el koymasının sonucu yoksulluk yaşanabilir. Ama her durumda insanların ihtiyacını giderecek üretimin toplam miktarı oldukça düşüktür. H.Goerge’in analizi bu anlamda önemli. İlerleme yani imalata dayalı birikimin oluşması yeni bir tarz yoksulluk üretiyor, varlık için de yoksulluk. İmalat, endüstri kavramı burada önem kazanıyor. İlk elden ‘bir şeye biçim vermek’ anlamına gelen bu yeni üretim biçiminin dört yeni bileşene sahip olduğunu söylemeliyiz; emekleri dışında bir şeyi olmayan ve bu yüzden enerjilerini bir ücret karşılığı satan ücretliler, doğadan çekilip üretim sürecinde biçim verilecek hammadde, hammaddeyi işleyecek makineler ve tabiki makinelerin iç işleyişini harekete geçirecek yine doğadan alınan inorganik enerji. Endüstriye dayalı bu üretim biçimi üretim zamanında dört değişkenin etkileşimi ile yeni bir biçime dönüşüyor. Ama bu yeni biçim muazzam miktarlara çıkabiliyor. Zenginliğin artışının kaynağı da işte bu yeni üretim organizasyonu. Bu yeni üretim organizasyonu sadece muazzam miktarda üretim/ürün anlamına gelmiyor, beraberinde bir de ek değer yaratıyor. Mağazalar, vitrinler, depolar ürünlerle dolup taşıyor. Yıllık miktar ve değer artışları milli gelir olarak hesaplara konu oluyor. Refah, zenginlik büyüme, kalkınma ama çok genel olarak ilerleme olarak tanımlanıyor. Ama G.Goerge’in dediği gibi bu muazzam zenginlik içinde yaşanan bir yoksulluk ya da ilerlemenin yarattığı bir yoksulluktur. Tarım toplumlarından çok önemli farklılığı da budur. İnsan eliyle yaratılan bir yoksulluk. Emek gücünün enerjisi ile doğanın bağışladığı ve artık hammadde olarak tanımlanan girdi muazzam miktarlarda ürün ve değer üretiliyor ve ama buna rağmen işleyiş yoksulluk da yaratıyor. Ulus-devlet destekli endüstriye dayalı birikim olarak tanımlayacağımız kapitalizmde yoksulluk ihtiyaçları giderecek ürün/hizmetlerin yokluğundan kaynaklanmaz. Yaşanan muazzam bir varlık içinde yokluktur. Kapitalist sermaye birikimi mantığındaki yoksulluk, bu anlamda irrasyonel bir yoksulluktur. Yani vitrinler, depolar doludur fakat senin orada ihtiyacın olan şeyi karşılayabilmen için paran olması lazım. Paran olması için de çalışman gerekiyor.

Grafik Yoksulluk min

Çalıştığında da yoksulluk gideriliyor mu, her zaman değil. İmalata dayalı birikimin değdiği yaşam ortamı çok farklı formlara çevirmesi gibi varlık içinde yoksulluk da çok farklı biçimlerde yaşanıyor. Bu nedenle yoksulluğa ilişkin günümüz için: Mutlak yoksulluk, görece yoksulluk, yoksulluk değil yoksunluk, kentsel yoksulluk, proleter yoksulluk ve yeni yoksulluk, derinleşen yoksulluk gibi pek çok tanımlama yapılıyor. Bu tanımlamaların işaret ettiği içeriklerde değişiyor.  Örneğin kent orta sınıfların iş bulamama ve gelir bozulmasına bağlı olan yeni yoksullardan bahsedeceğiz bir sonraki bölümde. Kent orta sınıf yoksullaşması olarak anlatacağımız bu durum yeni bir durum, bu yeni yoksulluğa karşı ne yapmalı? AKP iktidarının en temel ihtiyaçlarını karşılayamayanlara yönelik kömür, şeker, yeşil kart vermesiyle gerçekleştirdiği politikalar yoksullaşan yeni kent orta sınıf kesimi için anlamlı olmayacaktır. Zira kent orta sınıf yoksulluğunun talepleri sadece makarna, kömür olmayacak. Yoksulluk aslında bu anlamda süreç içerisinde sürekli değişiyor. Değiştiği ölçüde de yeniden ve yeniden tanımlanması gerekiyor. Üretim, tüketim ve bölüşümde gerçekleşen sınıfsal ilişkiler sonucunda açığa çıkan bir olgu olarak yoksulluk. Yazımıza Covid-19 salgının açığa çıkardığı işsizlik ve yoksullukla başladık, yine geçtiğimiz günlerde izlediğim bir videoda Kadıköy’de dolaşan bir evsiz şöyle diyordu: “Covid dönemi, insanlar evlerinde, biz açız, ama şu vitrinlere bakın, karnımı doyuracak çok şey ama hepsi vitrinlerin arkasında.” Yoksulluğun tarihsel boyutunu yakalamak için çok önemli bir söylem.

Ulus-devlet destekli endüstriyel sermaye birikiminin “tarihsel doğuşu”, “çıkış noktası”, “üreticiyi üretim araçlarından ayırmasıdır.” Binlerce yıl süren tarıma dayalı üretim ilişkileri çözüldüğünde sadece emeklerini satma dışında başka bir şekilde ayakta kalacak bir sınıf yaratmıyor, bu sınıfı yaşamak için gerekli en temel ihtiyaçlardan mahrum bırakarak adına yoksullar denen bir kitle yaratıyor. “Kapitalist üretim kendi ayakları üzerinde durur durmaz, sürekli genişleyen bir ölçekte kendini yeniden üretiyor.[xii] O zaman üretim araçlarından koparılan kitleler, üretim sürecinde harcadıkları emek güçleri ile sadece sermaye birikimi ve kapitalist bir sınıf değil kendi yoksulluklarını da yaratıyorlar. Sermaye birikim süreci zaman içinde farklılaşarak genişliyorsa, işçi sınıfının kendi elleri ile ürettikleri yoksulluk da zaman içinde farklılaşarak, biçim değiştirecektir. “Şeyler ve aralarındaki ilişkiler sabit olmayan, değişken bir şekilde kavranırken, zihinsel imgelerinin ve fikirlerin de aynı şekilde değişim ve dönüşüme tabi oldukları aşikardır. Katı tanımlar içerisinde sarmalanmazlar, biçimlenişlerinin tarihsel veya mantıksal seyri içerisinde geliştirilirler.” [xiii]

Bir sonraki bölünde yeni-yoksulluğu ve yeni yoksulluğun kaynaklarını Türkiye üzerinden ele alarak sohbete devam edeceğiz.

DİPNOTLAR

[i] World  Bank (2020) Poverty and Shared Prosperity Reversal Fortune, World Bank Yayını, https://www.worldbank.org/en/publication/poverty-and-shared-prosperity

[ii] Granzow, S. (2000) Our Dream :A World Free of Poverty. World Bank,

[iii]World Bank (1991) The Challenge of Development, World Development Report, World Bank

[iv] World Bank (1990) Poverty, World Development Report, World Bank.

[v] Adaman,F ve T.Bulut (2007) Diyarbakır’dan İstanbul’a 500 Milyonluk Umut Hikayeleri, İstanbul, İletişim Yayınevi.

[vi] World Bank (2001) World Development Report 2000/2001: Attacking Poverty, New York:

World Bank/OUP.

[vii] Bu anlamlı çalışma için Bakın; Craig, D. and D. Porter (2003) ‘Poverty Reduction Strategy Papers: A New Convergence’, World Development 31(1): 53-69.

[viii] Dünya Bankası’nın başlattığı yoksulluğun detaylı eleştirisi için; Cammack, P. (2002a) ‘Attacking the Poor’, New Left Review (Second Series) 13: 125-134.

[ix] Grameen Bankası  ve mucidi Prof.Dr. Muhammed Yunus örneğini Türkiye’de yaşama geçiren AK Parti Diyarbakır Milletvekili  Aziz Akgül ile  yaptığımız tartışma için; İktisat Fakültesi Mezunlar Cemiyeti’nin 30.İktisatçılar Haftası Özel Sayısı, İktisat Dergisi (2005)

[x] George,H (1880) Progress and Poverty, The Modern Library, New York.

[xi] Görsel bir şenlik ve ama hüzünle tarım toplumlarında yoksulluğu duyumsamak için Japon Yönetmen Shohei Imamura’nun Narayama Türküsü’nü izlemelerini öneririm.  www.sinemalar.com/film/11399/narayama-turkusu

[xii] Marx, K (1978) Kapital Kapitalist Üretimin Eleştirel Tarihi-I, (çev:A.Bilgi) Ankara, Sol Yayınları,

[xiii] Engels,F (1978) “Önsöz”Kapital Kapitalist Üretimin Eleştirel Tarihi-III, (çev:A.Bilgi) Ankara, Sol Yayınları,

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz