Hak Mücadeleleri Tarihinde Bir Eşik: 1989 Bahar Eylemleri

Çıplak ayaklı gösteriler, siyasetçilere toplu telgraf, kemer sıkma politikalarının mutlu bir aile yaşamı önünde engel oluşu gerekçesiyle toplu olarak boşanma başvuruları... 1980 Darbesi sonrası ilk büyük grev furyası 1989 Bahar Eylemleri

Bundan 32 yıl kadar önce emekçiler tarafından neoliberal politikalara karşı yükseltilen ve önemli kazanımlarla sonuçlanan bir itiraz, bir meydan okuma bugünün şartlarında hatırlanmayı daha çok hak ediyor. Dönemin ANAP Hükümetine ödünler vermekten başka çare bırakmayan, eylemler sırasında gerçekleşen yerel seçimlerde ona önemli oranda oy kaybettiren bu itiraz hak mücadeleleri tarihine “Bahar Eylemleri” olarak geçen grev dalgasının tam da kendisi. Başta belirtmek gerekmekte ki, her ne kadar sistem karşıtı bir harekete bürünemese de “Bahar Eylemleri”, 12 Eylül sonrasında neredeyse sönümlenen emek hareketinin silkelenip toparlanmasına kuşkusuz ki olumlu bir etkide bulunmuştur. Bu açıdan eylemlerin işçi sınıfının Türkiye’deki hareketliliği açısından da bir eşik olma özelliği taşıdığını söylemek mümkündür. Bahar Eylemleri’nin içeriğine ve neticelenmesine geçmeden önce bu on yıllık suskunluğu bozduran emek karşıtı politikaların kapsamına dair de birkaç söz etmekte fayda var. Darbenin sınıfsal karakterinden başlamak bu noktada en doğru seçenek.

12 Eylül 1980 darbesi aslında 1970’li yılların krizine bir tepki niteliğindeydi ve krizinin üç farklı karakteristiği bulunmaktaydı: Küresel Fordizm stratejisinin sınırına ulaşmasıyla Türkiye’deki kapasitenin de sınırlarına ulaşılması; buna bağlı olarak içerideki karşıt toplumsal arasındaki çelişkilerin frenlenememesi ve son olarak devletin farklı kapitalist sınıf kesimleri arasındaki değişen ihtiyaçları ve rekabet dinamiklerini yönetmede, baskı altına almada başarısız olması. Neoliberal politikalar bu üçlü krize karşı bir tepki oluşumuydu. Türkiye’nin “ticari ve finansal serbestleşme, korumacı fiyat sübvansiyonlarını kaldırma” politikalarıyla uluslararası sermaye ile olan ilişkilerini yeniden organize etme; “sendikaları kriminalize etme, emek piyasasına ilişkin düzenlemeleri ortadan kaldırma ve kamu iktisadi kuruluşlarını özelleştirme” politikalarıyla işçi hareketini bastırma ve güç dengesini İstanbul sermayesi lehine bükme siyasetiyle ekonomi alanını yeniden yapılandırmıştı. 1980 darbesinden sonra işte bu neoliberal program güçlü bir biçimde uygulanmaya başlanacaktı. Türkiye’de bu programın yürütücüsü olarak görevlendirilen Turgut Özal için de bu noktada bir parantez açmaya ihtiyaç var. 1983 yılında yapılan genel seçimlerde iktidara devralan Özal hükümeti yönetme sürecine kamu kurumlarını yeniden düzenlemeyi, yönetim prosedürlerini yeniden organize etmeyi ve kamu hizmetine ilişkin kanunları değiştirmeyi amaçlayan kanun hükmünde kararnameler, bütçe dışı fonlar ve çok sayıda yeni sekreterlikler yoluyla başlayacaktı. Sonuçta Türkiye’de neoliberal politikaların kurucu momenti, darbe sonrasındaki otoriteryan bağlam içerisinde ekonomik meselelere ilişkin merkeziyetçilik vurgusuyla karakterize olmuştu. Tüm bu hamlelerin toplumsal alanın şiddet yoluyla daraltılması vasıtasıyla gerçekleşebildiğinin altını önemle çizmek gerekiyor. Neticede sendikaların ve siyasi partilerin üzerindeki baskının hiç olmadığı kadar arttığı; idamlar, hapis cezaları ile insanların sindirildiği bir ortamda işçi hareketi bir on yıl kadar sessiz kalmak zorunda kalacak; farklı sektörlerdeki kamu emekçileri tarafından 1989 yılının Mart ayında başlatılan ve izleyen iki ay boyunca da devam eden “Bahar Eylemleri” neticesinde ise bu on yıllık suskunluk nihayet sona erecektir.

1989 yılının bahar aylarında başlayan eylemler bir dönemin sonuna gelindiğinin ilk işaretlerinden biriydi. Nitekim askerî rejimin etkisini kaybetmeye başlamasıyla işçi sınıfı, Ocak 1980’den o güne değin ellerinden alınan haklarını geri kazanmak için ağırlığını tekrar ortaya koymaya başlıyordu. Bu doğrultuda 1989 yılının baharı işçi sınıfının daha iyi çalışma şartları ve ücretlerin yanı sıra demokrasi için de mücadeleye başlamasıyla bir dizi grev dalgasına sahne oldu. Feroz Ahmad’ın sunduğu verilerle söylersek Türkiye’de 1989’un sadece 7 Mart ile 18 Mayıs tarihleri arasında yüzbinlerce işçinin katıldığı 224 civarında grev gerçekleşmişti. Bu grevler işçi sınıfının ilerleyişinde yeni bir evreye geçildiğinin habercisi olarak görülüyordu. Oysa 1980-1983 arasındaki askerî yönetim döneminde işçi eylemlerine tümden kısıtlama getirilmişti ve yasakların kaldırılmasının ardından geçen birkaç yıl içerisinde oldukça az sayıda eylem gerçekleşebilmişti. Bununla birlikte eylem dalgası 1987-1988 yılları arasında keskin bir şekilde artış gösterecek ve o tarihlerden itibaren de azalmayacaktı. İşçi eylemlerindeki artış ile birlikte çalışma günlerindeki azalış da bu süre aralığında dikkat çekici boyutlara ulaşacaktı.

1989 yılının Mart ayında başlayan ve Türkiye’deki hak mücadeleleri tarihine “Bahar Eylemleri” ismi ile geçen eylemler 1989 yılında Türk-İş’e bağlı sendikaların oluşturduğu Koordinasyon Kurulu ile kamu işveren sendikaları arasındaki toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde anlaşma sağlanamaması üzerine başladı. Ancak bu görüşmelerin, sayıları 600.000’in üzerinde olan işçileri doğrudan etkiliyor oluşu olayların gidişatını çok ciddi bir şekilde değiştirdi.  Nitekim kamu sektörüne ilişkin geniş kapsamlı toplu iş sözleşmesi görüşmelerinin 1989 yılının baharında beklenildiği üzere kesintiye uğramasıyla “iş yavaşlatma, toplu olarak hastalık izni alma ve öğle arasında gösteri düzenleme” şeklinde sayılabilecek çeşitli türden protestoların fitili de ateşlenmiş oldu. Bir diğer yandan 1989 Bahar Eylemleri Türkiye’de arkasında resmi bir sendikanın liderliğinin olmadığı ilk kitlesel işçi hareketi olma özelliğine sahipti. Bu eylemler daha önce duyulmamış protesto hareketlerini kapsamına dâhil etmişti. Açlık grevleri, işyeri hekimini ziyaret için toplu olarak işten ayrılmak, çıplak ayaklı gösteri yürüyüşleri, siyasetçilere toplu şekilde telgraf çekmek ve kemer sıkma politikalarının mutlu bir aile yaşamı önünde engel oluşu gerekçesiyle toplu olarak boşanma işlemleri başlatmak gibi eylem biçimleri yaratıcı olmasının yanı sıra alışık olmadık bir nitelikteydi. İşçilerin eylemlerinde kullandıkları sloganlar ise bir yandan kendi isteklerini ve özlemlerini dışa vururken, diğer yandan da politik ve ekonomik mesajlar taşımaktaydı: “Grev hakkımız engellenmez!”, “Genel Grev Hakkımızı Alacağız!”, “Koltuklarınızda Rahat Oturamayacaksınız!”, İşçi-Halk El Ele Genel Greve!”, “Kahrolsun Sarı Sendika!”, “Demokrasi Nerede!”, “Özgür Basın!”, “Özal İstifa!”, “Yaşasın 1 Mayıs!”, “Yaşasın İşçilerin Birliği!”, “Zincirlerini Kır!”,

Yükselişe geçen işçi hareketi Hükümeti endişelendirmekle kalmadı ve sendikalara yönelik suçlamalar peşi sıra gelmeye başladı. Bununla birlikte Özal hükümeti yakın bir zamanda başlayacak olan başka bir grevi durdurmaya yönelik bir hamle daha yapacaktı. Çelik-İş sendikasına üye 24.000 emekçinin “1980 darbesi nedeniyle ellerinden alınan haklarını geri kazanmak ve asgari ücretin bile altında kalan ücretlerinde iyileştirmeye gidilmesini sağlamak” amacıyla başlattığı grev 1989 yılının en uzun süren ve en karmaşık iş durdurma eylemiydi. Her ne kadar Mart ayında hükümet ilgili kanunun 33. maddesine dayanarak Çelik-İş’in Karabük ve İskenderun’daki çelik fabrikalarında örgütlediği grevi ertelemek istemişse de grevin ertelenmesi kararı 18 Nisan tarihinde kaldırılacak ve grev kaldığı yerden devam edecekti. İşçilerin eylemleri iş mahkemesinin “kamu yararını ortadan kaldıran ya da topluma zarar veren grevleri yasaklayan” 47. maddeye dayanarak eylemleri durdurduğu 7 Eylül tarihine kadar sürebildi. Sendika ise mahkeme kararına uymayacaklarını bildirdi. Onlar açısından grev hem haklı hem de meşruydu. Tarihler 1 Eylül’ü gösterdiğinde anlaşmaya varıldı ve %200’den fazla ücret artışını kapsayan Çelik-İş sözleşmesi 1989 yılının en büyük kazanımlı ücret anlaşması olarak işçi mücadeleleri tarihindeki yerini aldı.

Bahar eylemleri Başbakan Turgut Özal’ın anlaşmazlığa yönelik doğrudan müdahalesiyle kamu sektöründe çalışan 630.000 işçi için %140 oranında bir ücret artışı noktasındaki pilot anlaşmanın sağlanmasıyla son bulmuştur. Bu zafer kuşku yoktur ki 1980 yılının Ocak ayından o zamana kadar hakları ellerinden alınan emekçiler için oldukça anlamlıydı. Mart ayında başlayan eylemlerin işçiler açısından önemli bir kazanımla sonuçlanması ileriki tarihlerde yapılacak olan toplu iş sözleşmeleri için de olumlu bir referans oldu. Bunun yanı sıra 1989 Bahar Eylemlerinin başkaca birçok sonucu olduğunu söylemek mümkündür. İlk olarak Hükümet ile Türk-İş arasındaki anlaşma reel ücretlerdeki düşüşü sonlandırmıştır. Bir tarafta işçiler gösterdikleri mücadele neticesinde cesaret toplarken diğer yandan da kamu kesiminde çalışan işçiler arasındaki yaygın olarak gözlemlenen gerilimi azaltmıştır. İkinci olarak 1989 eylemleri Türkiye soluna, özellikle de 1977 yılındaki zaferden sonra, ilk kez büyük bir katkı yapmıştır. Ayrıca bu eylemler kamusal kazanımlara karşı harekete geçen güvenlik güçlerinin uzun süreli şiddetinin de azalmasına yol açacaktır. Bu da emek örgütlerinin daha sık bir biçimde eylemler örgütlemesinin önünü açmıştır. Özel sektörde çalışan işçiler de dayanışma ziyaretleri örgütleyerek ve yürüyüşler düzenleyerek bu türden gösterilere katılmışlardır. Neticede grev ve eylem dalgası özel sektöre de sirayet edebilmiştir. Bununla birlikte Türk-İş ile Hükümet arasında anlaşmaya varılmasının ardından bu eylemlere yön veren çok sayıda işçi çeşitli yaptırımlara uğrayacak ve işlerini kaybedecektir. Çoğu durumda sendika yetkilileri örgüt içindeki seçim rekabeti korkusu nedeniyle bu işçileri korumaktan çekinmişlerdir. Beklendiği üzere işten çıkarmalar özel sektörde daha sık uygulanmıştır. Sadece kimya endüstrisinde yaklaşık 6000 işçi 1989 yılının Mayıs ve Haziran aylarında işten çıkarılmıştır. Bu işten çıkarmaların önemli bir kısmının protestolarla ilgili olduğu da raporlarda kendisine yer bulmuştur.

1989 Bahar Eylemleri Türkiye’deki çalışan kesimlerin birleştiklerinde ne kadar etkili olabildiklerini hatırlamaları, hükümete geri adım attırabildiklerini fark edebilmeleri açısından önemli bir tarihsel uğrak olma özelliği taşıyor. Sistem karşıtı bir hareket olma özelliği kazanamamış olsalar da bir mücadele pratiği olmaları itibariyle bugünün mücadelesine ışık tutuyorlar.

 

Bu Yazının Hazırlanmasında Yararlanılan Kaynaklar

Erensü, S., ve Madra, Y. M., (2020), “Neoliberal Politics in Turkey, (ed. Güneş Murat Tezcür), The Oxford Handbook of Politics içinde, Oxford University Press.

Ahmad, F., (2008), From Empire To Republic: Essays on the Late Ottoman Empire and Modern Turkey, Istanbul Bilgi University Press.

Dogan, M. G., (2010) “When Neoliberalism Confronts the Moral Economy of Workers: The Final Spring of Turkish Labor Unions” , European Journal of Turkish Studies, 11.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Levent Odabaşı
Araştırma Görevlisi

10. Adam – AKP Öncesi/Sonrası (İktisat Politikaları)

Çavlan Erdoğan ile 10. Adam'da AKP öncesi ve sonrası tartışmaya açılıyor. Bu hafta İktisatçı Nazır Kapusuz ile AKP'nin iktisat politikalarını konuştuk Yayınlarımızı takip etmek için: Youtube Destekleriniz...
İran yazı dizisi 2. Bölüm. İran’ın yirminci yüzyıl başında yaşadığı 1906 devrimini anlamadan, günümüz İran’ının sosyal, kültürel, siyasi şifrelerini çözmenin mümkün olmadığı kanısındayım. Öyle sanıyorum...
Meşhur “128 milyar dolar nerede?” tartışmasında artık konunun neredeyse her açısı incelendi. Yine de “işi” derli toplu anlamak isteyenlere, meseleyi ta en başından beri gündeme...
badem yağlı, bol cilalı, boyaasiii 8 yaşındaydı… köyden yeni gelmiş; abisi, mahalle arkadaşları simitçilik, boyacılık yapıyorlar… o da çıkacak ayakkabı boyamaya, abisi ve arkadaşları boyacılığın...
Merhaba, geçtiğimiz hafta Kitaba Dair’in konuğu Tanıl Bora’ydı. Tanıl Hoca’yla İletişim Yayınlarından çıkan Hasan Âli Yücel kitabı üzerine sohbet ettik. Mete Kaan Kaynar: Hoş geldiniz....