Asgari Değil İnsanca Yaşam Ücreti

Açlık sınırının 3400, yoksulluk sınırının 8400 lira olduğu ülkede, önceliğin sermayedarlara verildiği bir asgari ücret tartışmasında artık yapılması gereken asgari değil insanca yaşayacak ücret talep etmek için sokağa çıkmaktır

Her sene olduğu gibi aralık ayının ortalarında yoğun bir asgari ücret tartışması gündeme geldi. Bir taraftan da mecliste 2021’in bütçeleri yürütülüyor. Aslında asgari ücret meselesi aynı zamanda bütçe meselesiyle de yakından bağlantılı zira bütçede özellikle kamu emekçilerinin ücret düzeylerine varana kadar pek çok düzenleme yapılıyor. Bunun gölgesinde de asgari ücret aralık ayının 25’ne doğru bir biçimde bağlanıyor. Bütçe görüşmelerinde ortaya çıkan yaklaşımlar, bir sonraki yıla yönelik ekonomi/politika ile aynı zamanda toplumsal ücrete evirilen yani bir asgariyi belirlemekten çıkıp asli ücret haline dönüşen asgari ücretin, miktarından yönelimine kadar herkesi ilgilendiren bir süreç sergileniyor.

Geldiğimiz asgari koşulları tarihsel bağlamından bugüne değerlendirmek adına geçmişine şöyle bir göz atalım. Türkiye’de 1974’lerden önce asgari ücret diye bir uygulama söz konusu değildi. 1960’lardan sonra gelişen ve kamu ağırlıklı olan (bu açıdan avantajlı da olan), çalışanların yüzde 50’sini kapsayan bir sendikal yaşam mevcuttu. Bu avantajlar çerçevesinde de genellikle bir taban uygulaması bütün iş yerlerinde gündeme getirilirdi. Kamudaki bu verili durum özel sektöre de sirayet etmişti. Bu dönemde DİSK’in özellikle belli yerlerde gündeme getirdiği, metal iş kolundan kimya iş koluna, bir taban ücreti uygulamasının oluşturulduğu süreç işletiliyordu. Böylece ilk işe giren işçilerin belirlenen fiyatta iş başı yapması sağlanırdı. Ancak aynı zamanda ilk işe giren işçiyle aynı kalifikasyonda işçilerin 20 yıllık tecrübe sahibi olanları için kıdem ve prim farkları oluşturulurdu. Fakat bugüne baktığımızda asgari ücret 15 milyon insanın fiili ücreti haline dönüştürüldü. Diğer taraftan bugün belirlenen asgari ücret, dönem içinde imzalanacak bütün toplu iş sözleşmelerinin de miktarlarını belirlemektedir. Yani asgari ücret emekçiler için zincirleme bir etkiye sahiptir. Bu bağlamda da ücretli çalışan toplam unsurların (ki bu Türkiye’de 30-35 milyon insana tekabül ediyor), başka bir deyişle ücretli emeğin miktarını belirler niteliktedir.

Baktığımızda her yıl emek dünyasında şöyle bir pandemi gerçekleştiriliyor: Asgari ücret komisyonu toplamda 5’i hükümet, 5’i işveren, 5’i de işçi temsilcilerinden olmak üzere toplam 15 kişiden oluşuyor. İşçilerin temsiliyeti açısından yasa gereği en fazla sayıda olan konfederasyon olması nedeniyle Türk-İş’ten başka katılan yok. Komisyon aralık ayının ilk haftasında gündeme geliyor. İkinci haftasında görüşmeler başlıyor. Üçüncü haftasında hükümetle sermaye anlaşarak işçi temsilcilerinin söylediklerinin bir kıymetiharbiyesi kalmıyor. Neredeyse 1974’den bugüne siyasal iktidarların ve sermayenin belirlediği insanlar, asgari ücret meselelerini belirleyen bir pozisyon üstleniyor. Bu açıdan emekçilerin lehine, çıkarına, emekçilerin yaşama standartlarını yükseltecek bir ücret düzenlenmesi yapılamıyor.

Asgari ücret tartışmalarında her sene şunları duyuyoruz: Örneğin Türk-İş Genel Başkanı açıklama yapıyor diyor ki “biz ne yaparsak yapalım asgari ücretin belirlenmesinde en ufak bir irademizin buraya yansıması mümkün değil.” O zaman neden katılıyorsun bu toplantılara? Burada sermeye ve siyasal iktidar birleşik hareket ettiği sürece ki ediyor, emekçiler için bırakın asgari ücreti hayırlı bir ücret çıkması dahi mümkün değildir.

Asgari ücret tartışmalarında madalyonun diğer yüzü ise tablonun en ağır tablonun olduğu yer. Bugün Türkiye’de asgari ücret 2300 lira civarında. Diğer taraftan işçi konfederasyonları tarafından 3400 lira olarak belirlenmiş açlık sınırı parametresi mevcut. Şu an açlık sınırının çok çok altında kalmış bir asgari ücretten bahsediyoruz. Her zaman atlanan öneli bir husus da şudur; asgari ücret tek kişinin bir aylık gideri üzerinden hesaplanır. Oysa Türkiye’de ortalama çalışan nüfusun yüzde 70’i evli. Yani reelde bu ücretle en iyi ihtimalle üç kişilik bir aile geçiniyor. Bugünün kriz ortamında ise ortalama temel gıdaların artışını geçen seneki fiyatlarla karşılaştırdığımızda yüzde kırkın üzerinde ücretlerin reel erime yaşadığını göreceğiz. Bu vahim tablonun gerçek yüzüdür. Diğer taraftan Birleşik Metal-İş’in geçtiğimiz aylarda yaptığı araştırmada 8400 civarında olan yoksulluk sınırının olduğu açıklandı. Yoksulluk sınırı üzerinden hesaplama yapılırken 4 kişilik aile üzerinden yapılıyor. Buradan bakıldığında şu an asgari ücrete ilişkin yapılan “3100 lira mı olsun, 3400 mü olsun” tartışmalarının hiçbir karşılığı yoktur.

Tüm bu verili durum karşısında yapılması gereken tek bir şey vardır, dönüp asgari ücret tartışmaları yapmaktan ziyade, tüm emekçilerin insanca yaşayacağı bir ücret talebinde bulunmaktır.

Açıktır ki mevcut siyasal iktidar artık bu saatten sonra asgari ücretin miktarı üzerinden bakmıyor meseleye. Yaşamakta olduğu politik ve ekonomik sıkıntıların yükünü yeniden emekçilerin sırtına nasıl yükleriz üzerinden değerlendiriyor. Doğal olarak şu an yaşanmakta olan ekonomik krizin yükünü de emekçilerin sırtına yıkmayı gündeme getiriyor. Gayri Safi Milli Hasılasının 4 trilyon 320 milyar olduğu bir ülkede, çeşitli isimlerle bir avuç sermaye grubuna aktarılan vergi indirimleri, vergi borçlarının silinmesi ve teşviklerin hesaplaması yapıldığında bunun ne kadarının sermayeye ne kadarının emekçilere aktarıldığını görürüz.

Dünyanın bir virüsle sarsıldığı pandeminin ortaya çıkardığı sonuçlara da baktığımızda emekçiler üzerinden her koşulda sermaye üretim ilişkilerinin sürdürülmesi, Covid-19 denilen bu hastalığı bir yoksulların, işçilerin salgını haline dönüştürmüş vaziyette. İktidar, İşçileri ezerek, sömürerek, işsiz bırakarak sermayenin çıkarları doğrultusunda üretim yapmasını sağlayabilecek her türlü yasal düzenlemeyi, kararnamelerle gündeme getirirken emekçilere yönelik en ufak bir adım atmıyor.

Peki, iktidar bu cesaretini nereden alıyor? Asgari ücret pazarlığı masasından her defasında sessiz sedasız kalkan, sermaye/iktidar dayatmasına boyun eğen, talepleri karşılanmadığında elindeki yegâne güç olan genel grev çağrısını, eylem çağrısını, en ufak bir mücadele çağrısını dahi yapamayan sendikalar ve toplumsal hareketin yokluğundan alıyor.

Peki, ne yapmalı? Bu saatten sonra bir asgari ücret tartışmasından ziyade, insanca yaşanacak bir ücret tartışması yapıp, tüm emek kurumlarının yüzünü sokağa dönmesi gerekir. İnsanca yaşayacak bir ücret talep etmeli artık, zira asgari ücret talebi bitmiştir bu ülkede. Asgari ücretin tüm emekçilerin ücretini belirlemede pergelin orta noktası olduğunu düşünürsek doktoru, mühendisi, memuru, işçisi hep birlikte hareket etmesi gerekmektedir. Bu bağlamda çeşitli siyasal mücadelelerde bir araya gelen KESK, DİSK, TMMOB, TTB’ye çağrı yapılmalıdır. Şimdi bir arada insanca bir yaşam ücreti talep etmeyeceğiz de ne zaman talep edeceğiz?

1 Yorum

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Kamil Kartal 1
Sendika Uzmanı
1,367BeğenenlerBeğen
966TakipçilerTakip Et
4,043TakipçilerTakip Et

Mukavemet Sözlük – Devlet

Mukavemet Sözlük’e hoş geldiniz! Kavramları filozofların aklından, felsefi tanımlamaları ile dinlemek ister misiniz? O halde 2 dakika kulak verin: Devlet nedir?   https://open.spotify.com/episode/3Nll88xYOChn6nj3G6r5Qg?si=aE37D9UHSl-6yyJvJhkoXQ  

direnEmek – 1 Mayıs’a Giderken

direnEmek'te bu hafta DİSK Birleşik Metal İş Genel Başkanı Adnan Serdaroğlu ve DİSK Nakiyat İş Genel Başkanı Ali Rıza Küçükosmanoğlu'yla 1 Mayıs'ı konuştuk direnEmek Perşembe...

10. Adam – Eğitim 90’lar/2000’ler

Çavlan Erdoğan ile 10. Adam'da bu hafta Eğitim Sen'den Zehra Kulalı Gezici ve Çayan Çalık'la Köy Enstitüleri'ni, köy okullarını ve merkezi sınav sistemini konuştuk Destek...

Reform Ve Ötesi

ABD seçim sonuçları ve AB ile uluslararası alanda yaşanan gerilimlerin ekonomik krizi daha da derinleştirmesinin önüne geçmek isteyen AKP/Saray-MHP rejimi, birkaç koldan birden ekonomi...