Arjantin’in Kahramanları Genç Ölür

Onun futbol tarihinde hep ayrı bir yeri olacak. Nice yıldızlar gelip geçecek, ama onun yıldızı parlamaya devam edecek. Noir Desir’in bir şarkısında Marcos için dediği gibi, ‘Onun yıldızına…’

2000’li yılların başında Türkiye’de köklü değişimler yaşanmaya başladığında, ‘Türkiye’yi anlamak için Dünyayı anlamak gerekir’ diyerek Cosmopolitik Dergisi’ni çıkarmaya başladığımızda, daha sonra 19 Eylül 2013’de, 35 yaşında yitirdiğimiz Burçin Tuncer aşağıdaki Maradona yazısını, Tango ve Cash başlıklı, Arjantin’deki büyük krizi değerlendirdiğimiz Kış 2002 sayımız için kaleme almıştı.

Bizden de Burçin’e selam götür Diego! Adios!

Özgür Karaduman

“İki düşüm var. Birincisi Dünya Kupası’nda oynamak, ikincisi o kupayı havaya kaldırmak.” Bu sözler makus talihi ülkemizle at başı giden Arjantin’in bir varoşunda yaşayan ve altı yıldır futbol oynayan 15 yaşındaki bir gencin ağzından dökülmüştü. 1975’te o boyundan büyük lafları eden genç, Meksika ‘86’da dünya kupasını ellerine almış, öpmüş ve havaya kaldırmıştı. İşte bu yazı, adına şarkılar yazılan o gencin, kolunda Che, bacağında Castro dövmesi olan küçük dev adamın, yeşil sahaların bugüne kadar gördüğü en büyük yetenek olan Diego Armando Maradona’nın hikayesidir.

Diego Armando Maradona’nın 10 Kasım 2001 tarihinde yaptığı jübileyle aktif futbol hayatına bir kez daha nokta koyması, futbol tarihinde bir devrin bitişi olarak da değerlendirilebilir. Futbolun bir eğlenceden milyarlarca dolarlık bir pazara dönüşmesi ve futbol oynayan ‘delikanlıların’ azalması olarak özetleyebileceğimiz bu süreç, elbette ki Maradona’nın jübilesinden çok daha önce başlamıştı. Ama müthiş kişisel yeteneklerinin yanında futbola tutkuyla bağlı olan ve futbolu para kazanmaktan çok, zevk için oynayan Maradona, bu özellikleriyle türünün son örneklerinden biriydi.

Futbolda Endüstri Devrimi!

Futbol, yalnızca sahadaki 22 oyuncu ve üç hakemin bir topun peşinden bir o kaleye bir bu kaleye koştuğu bir oyun değildir. “Futbol asla sadece futbol değildir.”[1] Stadyumlarda ve ekranların karşısında bu oyunu izlemek için toplanan kadınıyla erkeğiyle milyonlarca insan; takımlarının logosunu taşıyan formaları, atkıları, bereleri, eşofmanları, minik bir servet haline gelen sezonluk kombine biletleri, maçların yayın hakkını elinde bulunduran yayıncı kuruluşun dekoder’lerini satın alan milyonlarca taraftardır aynı zamanda. Bir Avrupa Şampiyonası ya da Dünya Kupası düzenlemenin veya böyle bir turnuvayı kazanmanın getireceği maddi-manevi kazanç ve prestijdir de.

Bir futbolcunun topu ayağına aldığında yapabileceği yüzlerce hareketin kombinasyonundan öte, attığı golden sonra sponsor firmasının reklam panosunun önünde sevinmesi, ya da onlarca kameranın önünde konuşurken taktığı şapkanın üzerinde yazan şirketin ismidir. Ama tüm bunların yanında, “Futbol bir ölüm kalım meselesi değildir. Bundan daha öte bir şeydir.”[2]

Maradona6

On’un Büyüsü…

Futbolun endüstrileşmesini bir başka yazıya bırakarak Maradona’ya, ‘tribünlerin’ ona taktığı isimle El Diego’ya dönelim isterseniz.

“Sonuçta ben ancak dünyanın en iyi üçüncü futbolcusu olabilirim. Çünkü birincisi Diego’dur, ikincisi her zaman Diego’dur ve sonra diğer önemli futbolcular gelir” diyen Careca’ya katılacak yüz binlerce futbolsevere ve FIFA’nın internet üzerinde yaptığı ankette ‘Dünyanın En İyi Futbolcusu’ seçilmesine rağmen, Maradona futbolun bir takım oyunu olduğunun bilincindedir.

Napoli’deki hocası Ottavio Bianchi onun bu özelliğini şöyle vurgular: “Dört yıl boyunca onun takım arkadaşlarına serzenişte bulunduğunu görmedim. Doğal yeteneklerini diğer oyuncular üzerinde baskı aracı olarak kullanmadı; hata yapanları yüreklendirici sözler sarf etti, onları azarlamadı.”

Ama diğer yandan, hiçbir rakip savunmanın engelleyemediği şahsî yeteneklerinin de farkındadır. “Takımda kimin oynadığı ya da kimin teknik direktör olduğu önemli değil. Herkes bilir ki Arjantin’in o sevgili ’10 numarası’ bana aittir. Sonsuza dek” der bir söyleşisinde. Ve futbolla birazcık ilgilenen herkes bilir ki, bir orkestra için maestro ne ise, bir futbol takımı için de ’10 numara’ odur. Futbolda genelde şansı bol olan değil ’10 numarası iyi olan’ kazanır.

Maradona’nın sonsuza dek kendine ait olarak gördüğü ’10 numara’ artık resmi olarak da ona ait. Zira Arjantin Futbol Birliği, 25 Eylül 2001’de yaptığı bir açıklamayla, Maradona’nın yıldızının parlamaya başladığı 21 yaş altı takım da dahil olmak üzere, tüm Arjantin milli futbol takımlarında 10 numarayı emekli etmeye karar verdiğini açıkladı. İtalyanlar ise Maradona’yı onurlandırmakta Arjantinlilerden daha atak davranmıştır. İlk defa bir İtalyan takımı bir sırt numarasını emekliye ayırır: Maradona’nın 1984-1990 arasında giydiği 10 numaralı Napoli forması.

Altın Çocuk

İsterseniz, kimilerine göre üçkağıtçı, uyuşturucu müptelası, ahlaksız, kadın ve araba sevdalısı şımarık bir top cambazı, kimilerine göreyse dünyanın en yetenekli ve gelmiş geçmiş en büyük futbolcusu olan Diegito’nun fırtınalı yaşamını anlatmaya başından başlayalım.

30 Ekim 1960’da, Buenes Aires’in Fiorito adlı varoşunda, sekiz kardeşin beşincisi olarak dünyaya gelir. Suları akmayan, ama yağmur yağdığında içi su dolan iki gözlü gecekonduda büyür. Maçların devre aralarında seyircileri eğlendirmek için yeşil sahalara ayak basmasını saymazsak, Arjantin liglerindeki ilk maçına daha 16’sına basmadan, Cebollitas takımının 16 sırt numaralı formasıyla ikinci yarıda çıkar. 1977’de, daha 17’sine basmadan Macaristan’a karşı milli formayı giyer. Artık Argentinian Jrs. takımının profesyonel futbolcusudur ve inanılmaz yeteneklerinden dolayı ‘Pibe de Oro’ (Altın Çocuk) olarak çağırılmaktadır.

Genç yaştaki bu başarılarına rağmen Arjantin Teknik Direktörü Cesar Menotti, Dünya Kupası’nda oynamanın baskısını kaldıramayacağını düşünerek onu 78 Dünya Kupası kadrosundan son anda çıkarır. Maradona yaşlı gözlerle evine dönüşünü hala dün gibi hatırladığını söyler sonraları: “Hayatımın en büyük hayal kırıklığıydı, üzerimde bıraktığı iz asla silinmeyecek.”

İntikam yemini eder günlerce; bu olay onu kamçılayan ve hınçla futbol oynamaya iten bir dürtü halini alır. Arjantin Ümit Milli Takımı’yla 79’da kazandığı Dünya Kupası’ndan sonra ilk kulüp şampiyonluğunu 1981 yılında Boca Juniors’la tadar. 82 Dünya Kupası’nda bekleneni veremez ama dünyanın en pahalı futbolcusu olarak (5 milyon sterlin) Barcelona’ya transfer olmuştur. Katalan takımıyla 83’te İspanya Kral Kupası’nı ve İspanya Süper Kupası’nı kazandıktan sonra, 1984’te yine rekor bir ücretle (6.900.000 sterlin) Napoli’ye transfer olur. Diegito’nun altın yılları başlamıştır.

maradona2

Eller Yalan Söylemez

Batı Almanya’yı finalde 3-2 mağlup eden Arjantin, 1986 Dünya Kupası’nı, Maradona da FIFA tarafından Kupa’nın en iyi futbolcusu seçilerek Altın Top’u kucaklar. Ancak Meksika 86 Dünya Kupası birçok şampiyonanın aksine finaliyle değil çeyrek final karşılaşmasıyla hafızalara kazınmıştır.

Arjantin-İngiltere çeyrek final müsabakası, sadece Maradona’nın kişisel tarihinin değil, dünya futbol tarihinin de en önemli iki olayına sahne olur: Maradona’nın sol eliyle attığı, Arjantin’i İngiltere karşısında 1-0 öne geçiren dünyanın belki de üzerine en çok konuşulan golü ve ilkinden beş dakika sonra gelen ve altı İngiliz’i çalımlayarak İngiltere ağlarına gönderdiği ikinci gol.

Maçın hemen ardından verdiği demeçte, elle attığı golün iptal edilmemesi için “Ben kimim ki hakemin dürüstlüğünden şüphe edeyim” diyen El Diego, tarihi açıklamasını yapmakta gecikmez: “O benim değil, Tanrı’nın eliydi…”

Evet, “Futbol asla sadece futbol değildir” ve Maradona o golleri sadece İngilizlerin ünlü milli kalecisi Peter Shilton’a değil, tüm İngilizlere karşı atmıştır. Zira İngiltere, Falkland (Malvinas) Savaşı’nı kazanalı dört yıl olmuştur ve Arjantin halen Falkland’da ölen çocukların yasını tutmaktadır.

Maradona daha sonra, ülkemizde henüz yayımlanmayan ‘Ben El Diego’ adlı kitabında bu olayı şöyle anlatır: “Bu maç bizim için bir final gibiydi. Çünkü, bir takıma karşı değil, bir ülkeye karşı kazanmış olacaktık. Maçtan önce futbolun Falkland Savaşı’yla ilgisi olmadığını söyleyip duruyorduk, ama orada birçok Arjantinli çocuk ölmüştü; onları kuş yavruları gibi öldürmüşlerdi… Bu bir rövanş olacaktı, sanki Malvinas’ın intikamını alacaktık. Yaptığımız röportajlarda hepimiz, bunları birbirine karıştırmamak lazım; futbol ve politika ayrı şeylerdir filan diyorduk, ama yalandı hepsi, düpedüz yalan! İşte bunun için, sanırım attığım gol, golden öte bir şeydi. Aslında iki gol atmıştım, ikisinin de zevki ayrıydı.

Bazen, ilk attığım, elimle attığım gol daha çok hoşuma gidiyor. O sıralarda söyleyemediğimi şimdi söyleyebilirim artık, o dönemde golü ‘Tanrı’nın eli’ diye açıklamıştım. Ne Tanrı’sı yahu! Basbayağı Diego’nun eliydi! Ve sanki İngilizlerin arka ceplerinden cüzdanlarını yürütüyordu… Kimse farkına varmadı: Kendimi bütün gücümle fırlattım. Bu kadar yükseğe nasıl zıpladım, bilmiyorum. Sol yumruğumu ve kafamı geriye attım, kaleci Shilton, Peter Shilton anlamadı ve arkadan gelen Fenwick itiraz eden ilk kişi oldu. Bir şey gördüğünden değil, zıplayarak kaleciyi nasıl aştığımı anlayamadığından. Yan hakemin orta yuvarlağa gittiğini görünce, babamın bulunduğu tribüne koştum, bağırdım. Bizim ihtiyar beline kadar sarkmıştı, golü kafamla attığımdan emindi! Sol yumruğumu golü kutlamak içinmiş gibi yukarda tutuyor, bir yandan da hakemlerin nerede olduğuna, bir şeyden şüphelenip şüphelenmediklerine bakıyordum. Hiçbiri bir şey anlamamıştı. İngilizler protesto ediyordu, Valdano da parmağını dudaklarına götürmüş, şşt yapıyordu bana, hastanedeki hemşire fotoğrafları gibi.”

Kendisi bazen eliyle attığı golü daha çok sevdiğini söylese de, İngiltere ağlarına giden futbol tarihinin tartışmasız en güzel golünün de onun kalbinde ayrı bir yeri vardır: “İngiltere’ye attığım ikinci gol rüya gibiydi. Fiorito’da yaşarken hep böyle bir golün hayalini kurardım. Gerçi rüyalarımdaki gibi Kızılyıldız formasıyla olmadı ama dünya kupasında attım o golü.”

Tanrı Maradona’yı, Maradona Futbolu Yarattı

El Diego’nun Napoli yılları onu kokain, takımını ise kupa müptelası yapar. Napoli, 100 yıllık mazisinin ilk ‘Serie A’ şampiyonluğunu Maradona’yla yaşamıştır. 1987’de Serie A Şampiyonluğu ve İtalya Lig Kupası; 1988’de Serie A Gol Krallığı; 1989’da UEFA Kupası; 1990’da Serie A Şampiyonluğu ve İtalya Süper Kupası art arda gelir.

Aslında Maradona’nın Napoli için ne anlam ifade ettiğini ‘tribünlerdeki yerlerinden başka kaybedecek şeyleri olmayan’ Napoli taraftarları “Tanrı Maradona’yı, Maradona futbolu yarattı” diyerek, kulüp yöneticileri ise Maradona’nın 10 numaralı formasını emekliye ayırarak göstermişti.

Ama sanırız Galatasaray’ın Juventus’la oynadığı Şampiyonlar Ligi maçından önce bir Napolilinin söyledikleri, Güney İtalyalıların bu duygusallığının temelini anlamak açısından önemli: “(Kuzey İtalya’da yaşayanları kastederek) Bizi adam yerine koymazlar. Ayrılmak isterler. Kuzey takımlarında İtalyan bile oynatmazlar. Milli Takım’a Güney’den oyuncu almazlar. Üstelik onların bize karşı oynadıkları her maçın topu da yuvarlak değil dört köşedir. Bir köşesinde para, öbüründe mafya, üçüncüde şike, dördüncü köşede de başkanlarının ismi vardır. Niye tutalım Juventus’u? Hep ezildik, ezdiler bizi. Başımızı, ilk defa bizi şampiyon yapan Maradona ile kaldırdık gururla. 80 bin Napolili 1990 Dünya Kupası’nda boşuna mı bağırdık Arjantin diye. Üstelik İtalya-Arjantin maçında.”[3]

Evet, Napoli taraftarları İtalya ’90’da Arjantin’i desteklemiştir. Nitekim Arjantin, Meksika 86’daki finale kadar yükselme başarısını İtalya 90’da da yineler. Ama 90’ın finali 86’ya benzemez. Finalde Almanya’yla karşılaşan Arjantin, biraz da hakemin iltimasıyla kupayı ‘panzerler’e kaptırır. Futbolda tanrı gibi futbolcular olsa da, hakemin kararının değiştiğini gören olmamıştır. Ve kupa 90 dakikanın sonunda Matthaus’un ellerinde yükselirken El Diego yine ağzını açar: “Mafya kazandı!”

El Diego’ya göre Arjantin, Meksika 86’nın ve İtalya’yı 1990 Dünya Kupası’nda hem de kendi evinde elemenin diyetini ödemiştir. Eğer İtalya 90’da İtalya’nın kazandığı penaltıları, rakip takımlarının gördüğü kırmızı kartları şöyle bir gözümüzün önüne getirirsek, birilerinin İtalya’ya final oynatmak arzusunu ve Maradona’nın ne demek istediğini daha iyi anlarız.

Maradona3

Maradona Dopingi

Maradona’nın gündeme geldiği tek konu, ne yazık ki futbolu değildi. Uzun bir süre uyuşturucu kullanımına bağlı ciddi sağlık sorunları yaşadı. Ama bunu sevenleriyle paylaştı; bir efsane değil, bir insan olarak kendini anlatmaya çalıştı. ‘Ben El Diego’ adlı kitabında “Kimse beni uyuşturucunun ya da paranın gerçek hislerimi değiştirdiğine inandıramaz. Hiçbiri. Hep aynı insan olarak kaldım, hep olduğum insan olarak. Ben Maradona’yım. Ben El Diego’yum.” diye yazıyordu.

Uyuşturucuya bağlı olarak kalp krizi geçirdiği günlerde, “Bir hiçle başladım; elimdeki tek şey, tanrının bana verdiği, topu istediğim yere gönderebilen iki ayaktı” diyor ve ekliyordu: “Ama tanrı bu ayaklarla birlikte bana budalalık ve bazı bağımlılıklar da verdi.”

Maradona’nın bahsettiği bağımlılığın kokain olduğu sır değil. Ama şu da bilinmeli ki, futbolun ‘kötü çocuğu’ Maradona, FIFA başkanının önünde el pençe divan dursa ve diline biraz hakim olabilseydi belki bu bağımlılığını mezara kadar sır olarak taşıyabilirdi.[4]

Öte yandan, bir zamanlar kendisi de uyuşturucu müptelası olan ünlü İngiliz grubu Pulp’ın beyni Jarvis Cocker’ın şu sözleri de sorunun bir başka boyutunu ifşa ediyor: “Uyuşturucular seni bir yerlere kestirmeden götürür, ama yapman gereken, mutluluğunu alnının teriyle kazanmak… Pop sanatçısı olarak, uyuşturucu kullanmak neredeyse iş tanımının bir parçasıydı.”[5]

Anlaşılan Jarvis Cocker’ın bahsettiği iş tanımı Maradona’nınkiyle de örtüşüyordu. El Diego, La Repubblica gazetesine verdiği bir demeçte “Hiçbir zaman uyuşturucunun bayraktarlığını yapmadım. Uyuşturucu bu dünyanın en kötü şeyi. Ama şu da bir gerçek ki, bizi yönetenler uyuşturucu işinde. Kullanmasalar bile uyuşturucuyla aklanan paraları alıyorlar. Bizi kumanda eden her şey, bizi uyuşturucuya sürüklüyor” diyordu.

Maradona’nın hikayesini trajikleştiren önemli figürlerden biriydi kokain. 1991’de Bari’yle oynanan lig maçında Maradona’nın kokain kullandığı tespit edilmiş ve İtalyan Futbol Federasyonu tarafından 15 ay sahalardan uzaklaştırılmıştı.

El Diego bu olaydan Napoli Başkanı Ferlaino’yu sorumlu tutuyordu. Zira Maradona, 1990’da oynanan UEFA finalinden sonra Olympique Marseille takımına transfer olmak istediğini söylemiş, başkan da onu yollayacağına söz vermişti. Ancak başkan sözünde durmadı ve gitmesine engel oldu. Maradona, Olympique Marseille’e gitmek istiyor ama yerinden kıpırdayamıyordu. Ve yeniden uyuşturucu kullanmaya başladı. Daha sonraları El Grafico dergisine şu demeci verecekti: “Bari maçına kasten kokain alarak çıktığıma inanıyorum, çünkü gitmek istiyordum.”

Onun için bu bağımlılık şöhretin bedellerinden biriydi ve bu bedeli ağır biçimde ödedi. FIFA’nın verdiği ‘Yüzyılın Futbolcusu’ ödülünü alırken “Futbolu asla hafife almadım. Ne var ki kendime, bedenime saygım yoktu. Beni gençlere örnek göstermeyin. Kimseye, kendi çocuklarıma bile örnek olamam, olmamalıyım”[6] demişti.

Maradona’yla ilgili bir başka iddia da onun doping yapıyor olduğuydu. Amerika ’94 Dünya Kupası’nda Yunanistan’la oynadıkları grup maçında yapılan testte kanında ‘epehdrine’ bulunduğundan şampiyonadan ihraç edildiği açıklanınca kimse kulaklarına inanamadı. Hatta Bangladeş’te insanlar işi ileri götürüp FIFA’yı protesto etmek için sokaklara bile dökülmüştü.

Belki nezle tedavisi için, belki de zayıflamak için birtakım ilaçlar kullanmış olabilirdi. Ama bir şey kesindi, o da daha iyi futbol oynamak için ilaç almayacağı. Buna zaten ihtiyacı yoktu. İngilizler Meksika 86 finalinden beri Maradona gibi oynamaya yarayan bir hap keşfetme sevdasına kapılmış olabilirdi; ama çabaları henüz sonuç vermemişti.

Maradona4

En Büyük Taraftar, Politikacılar Sahtekâr

İtiraf etmek gerekir ki Maradona’yı Cosmopolitik gibi bir derginin sayfalarına konu etmemizin sebebi, onun futbol dehasından ve fırtınalı özel yaşamından ziyade başı sıkışınca Amerika’yı ya da gelişmiş bir Avrupa ülkesini değil sosyalizmin son kalesi Küba’yı seçmiş olması ve “Papa fakirleri çok düşünüyorsa Vatikan’daki altınlarını satsın” gibi ‘toplumsal içerikli’ mesajlarıydı. ‘Bir futbolcunun üzerine vazife olmayan’ konularda konuşuyor, politikacılara, haksızlıklara isyan ediyordu.

Dünya Kupası için Amerika’ya geldiğinde, zamanın Arjantin Başkanı Carlos Menem’i hedef alarak, “Buralarda dolaşıp caka satacağına ve dünya kupasını kazanacağız diye böbürlenip duracağına, sokaklarda aç gezen fakirleri ve evlerinde oturan işsizleri düşünmeli” demişti.

Şilili diktatör Pinochet tutuklandıktan sonra, “Pinochet’nin tutuklanmasına çok sevindim. Arjantinli diktatörlerin sonunun da aynı olmasını dilerim” diyen Maradona için politikacılar iflah olmaz birer hırsızdır: “Birçok defa beni politikaya çekmeye çalıştılar, ama ben ekmeğimi koşarak ve top oynayarak kazanıyorum. Elimi insanların cebine sokmam. Politikacıların hırsız olduğu aşikar. Yoksa o kadar malı mülkü nasıl edinebilirlerdi?”

Ama bazı politikacıları hariç tutar efsanevi futbolcu. Hatta FIFA’nın düzenlediği ankette futbolseverlerin oylarıyla kazandığı ‘Yüzyılın Futbolcusu’ ödülünü Arjantinlilere, eşine, dünyadaki tüm futbolculara ve ona oy veren tüm taraftarlara ithaf ederken, “Özellikle de Fidel Castro’ya” demeyi ihmal etmez. Peki ama nedir Maradona’nın Castro ve Küba sevgisinin kaynağı? Belki memleketlisi Che’den ötürü kanı kaynamış, belki sosyalizmin bu son kalesinin dünyanın namusunu koruduğunu düşünmüştür. Ama Küba’ya ve lideri Castro’ya bir vefa borcu vardır El Diego’nun.

Ocak 2000’de ölümden dönmesine yol açan kalp krizi sonrası Castro’nun davetiyle Küba’ya gelir. Dünyanın belki de en gelişmiş sosyal sağlık kurumu olan, Castro’nun övünç kaynağı Küba Sağlık Servisi sayesinde eski günlerine döner.

Bu Karayipler adasında çok daha huzurlu bir yaşamı keşfeden Maradona, “Küba’da yeniden nefes almaya başladım” der. Sağlığına kavuşmasında Küba’nın ve Castro’nun ona verdiği desteğin bilincindedir. Sol omzundaki Che dövmesinden sonra, sol bacağına da bir Castro dövmesi yaptırır.

10’a Son Veda

Maradona İtalya Futbol Federasyonu’nun verdiği 15 ay futboldan men cezasından sonra bir daha futbol oynamak için İtalya’ya dönmez. Önce Seville’ye, ardından Newell’s Old Boys’a ve yeniden Boca Juniors’a transfer olur. Birçok iyi maç çıkarmasına ve inanılmaz goller atmasına karşın, inişli çıkışlı futbol yaşamında yeni bir sayfa açmayı başaramaz. Futbol sahalarının bu en yetenekli oyun kurucusu, kendi hayatını bir türlü kuramaz. 1997’de Boca Juniors formasıyla jübilesini yapar.

2001 yılının son günlerinde, Arjantin milli formasını bir kez daha giymek istediğinde yine manşetlerdedir. Boca Juniors’un ünlü Bombonera stadına son bir kez daha çıkar ve dünya karmasıyla Arjantin milli takımı arasında oynanan maçla o çok sevdiği 10 numarasına bir kez daha veda eder.

Maradona sağ ve sol ellerinden tutan iki kızıyla yeşil sahaya son kez futbolcu olarak ayak bastığında, yer gök inlemektedir. Ama maçın en duygusal anlarından biri, Maradona’nın attığı golden sonra çıkardığı formasının altından Boca Juniors formasının görünmesidir. Maradona oyunun son 20 dakikasında Boca formasıyla mücadele ederken, Bombonera’yı dolduran 50 bin Boca taraftarı çoktan gözyaşlarına boğulmuştur bile.

Maradona5

Hızlı Yaşa, Genç Öl

Diegito’ya ölümden korkup korkmadığı sorulduğunda, “Beatles’ların dördü de cennete gitmeden ölemem. Şimdilik daha biri orda; demek ki güvendeyim” cevabını vermişti. John Lennon’dan sonra George Harrison da öldüğüne göre, Maradona’nın bir ayağı çukurda sayılır.

Şaka bir yana, Simon Kuper, “Arjantin’de herkes onun yakında ölmesini bekliyor. Eğer genç denilebilecek yaşta ölmezse insanları biraz hayal kırıklığına uğratacak”[7] diye yazmıştı. Zira Arjantin’in kahramanları hep genç yaşta ölmüştü: Kan kanserine yenilen Evita Peron, uçak kazasında ölen Tango şarkıcısı Carlos Gardel, Bolivya’da vurulan efsanevi gerilla lideri Che Guevara ve geçtiğimiz sene araba kazasında ölen şarkıcı Rodrigo… Hepsi erken ölmüş; çünkü Arjantin’de kahramanların genç ölmesi bir gelenektir…

Bu nevi şahsına münhasır kahraman Ocak 2000’de kalp krizi geçirdiğinde de bu geleneğin bozulmayacağı düşünülüyordu. Ancak Azrail’e attığı vücut çalımı El Diego’nun diğer iki Beat’i beklemeye kararlı olduğunu gösteriyor.

Belki yaşamının bu ikinci devresi ilk devresi kadar sansasyonel olmayacak. Tribünleri dolduran binlerce futbolseverin ‘MARADONA’ çığlıkları altında rakip savunmaların ‘belini kırıp’ ağları havalandıramayacak. Topla ceza sahasına girerken siyah kıvırcık saçları rüzgârla dalgalanmayacak. Belki attığı paslarla, çektiği şutlarla yeni kupalara adını yazdıramayacak… Ama spikerlerin ‘Maradona, Maradona, Maradona… Gooooolll’ çığlıkları kulaklarımızdan hiç gitmeyecek. Onun futbol tarihinde hep ayrı bir yeri olacak. Nice yıldızlar gelip geçecek, ama onun yıldızı parlamaya devam edecek. Noir Desir’in bir şarkısında Marcos için dediği gibi, ‘Onun yıldızına…’

Hepimiz 10 Numaraydık Hepimiz Maradona

Dipnotlar:

[1] Gazeteci-yazar Simon Kuper’in kitabının adıdır.

[2] Bill Shankly. Liverpool’un efsanevî menajeri, eski futbolcu.

[3] Bilgin Gökberk, ‘Bir İtalyan Hikayesi’, 28 Eylül 2001, Milliyet

[4] “Türkiye’de kutsal ittifaktan bahsedenler bilmelidir ki, o kutsal ittifak asıl Almanya’da Bayern’i iktidarda tutar. Ve eğer Daum Alman Milli Takımı’na Münih’ten gidiyor olsaydı, onun kokain kullandığından kimsenin haberi olmayacaktı. Tıpkı iktidarın yanında olan onlarca sanatçının, sporcunun ne haltlar yediğini bilmediğimiz gibi.” Mehmet Demirkol, 13 Mart 2001, Radikal

[5] Roll Dergisi’nin Aralık 2001 tarihli 59. sayısında yer alan ‘Bir cesede hayat öpücüğü’ başlıklı röportajdan.

[6] www.ntvmsnbc.com

[7] Simon Kuper, 22 Ekim 2000, The Observer

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz