Doğu’nun Ansiklopedisi: İhvân-ı Safâ Risâleleri

Risâleler, Türkiyeli okurun ve araştırmacıların ilgisini fazlasıyla hak ediyor. On yedinci yüzyıl öncesine kadar sadece kendi topraklarını değil, çok daha geniş bir coğrafyayı etkilemiş olan ve sonra sessizliğe terk ettiğimiz Anadolu felsefesinin günümüzün koşullarında yeniden canlanması ve hep söylendiği gibi, kendi felsefesini üretememiş bir toplum olmaktan kurtulma yolunda tartışma ortamı yaratmak için bu bir ilk adım olabilir

Diderot ve d’Alembert öncülüğü ve editörlüğünde on sekizinci yüzyılda otuz beş cilt olarak yayımlanan Ansiklopedi, o döneme kadarki bilgi birikimini toplu olarak yayımlayarak bir çığır açmıştı. Sonradan Ansiklopedistler olarak anılan bu bir grup bilim insanının temel amacını, bilgi yoluyla insanların aydınlanmasını sağlamak olarak özetleyebiliriz. Ansiklopedistler, ancak bilgi yoluyla insanlığın mutluluğa varabileceğini düşünüyorlardı ve bu yüzden de bilgiyi toplu halde insanlığa iletmeyi bir görev olarak gördüler.

Tıpkı Ansiklopedistler gibi ve onlardan yaklaşık sekiz asır önce Orta Doğu’da İhvân-ı Safâ olarak adlandırılan bir grup da benzer bir amaçla hareket ederek ve yine benzer bir yöntemle kendi ansiklopedilerini ortaya koymuşlardı. Kısaca İhvân-ı Safâ Risâleleri olarak ünlenen bu ansiklopedik eser, uzunca bir süre hem İslam coğrafyasında, hem Batı’da ama en çok da ülkemizde ıssızlığa teslim edilmişti. Hep olduğu gibi önce batıda keşfedildi. Arap dilleri uzmanı Prof. Paul Casanova, 1898 yılında İhvân-ı Safâ Risâleleri’nin bir nüshasını bulduğunu ilan ettikten sonra batılı bilim insanları tarafından incelemeye alındı. Yves Marquet, İhvân-ı Safâ’nın felsefesi üzerine bir ömür boyu süren çalışmalar yaptı. Nihayet, 2012 yılından başlayarak bir grup akademisyen tarafından Prof. Dr. Abdullah Kahraman editörlüğünde Arapça aslından dilimize aktarıldılar. Ancak yayımlanmasında bu yana on yıla yakın bir süre geçmiş olmasına rağmen harcanan büyük emek henüz karşılığını görmüşe benzemiyor. Oysa Risâlelerin yazarları, Diderot ve arkadaşlarına benzer bir şekilde bilgiyi edinmenin yeterli olmadığını, onu paylaştıkça önem kazanacağının farkındaydı ve hak edenler için bunu istiyorlardı; nitekim 1. cilde bir giriş yazısı yazan Burhan Sönmez’in de yazısında alıntıladığı gibi şöyle demişlerdi: “bu risâleler, ilim isteklileri, hikmeti seçenler, özgürlüğü seven ve kurtuluşu tercih edenler içindir. Onları sadece hak edenlere vermek ve hak edenleri onlardan mahrum etmemek suretiyle, risâleler konusunda emanet hakkı yerine getirilmelidir. Çünkü risâleler; cilâ, şifa, nur ve ışıktır.”

Bilmeyenler için İhvân-ı Safâ grubu üzerine bir iki bilgi vermem gerekirse, hemen baştan söylemeliyim ki ilgili okurun da araştırdığında göreceği gibi, İhvân-ı Safâ üzerine pek çok spekülatif bilgi vardır. Bunun nedeni, kelime anlamı “saf, arınmış, temiz kardeşlik” anlamına gelen bu gizli topluluğun oluşumuna ve işleyişine ait bir belgenin olmayışıdır. Liyakat temelli hiyerarşik yapıda örgütlenmiş bilim ve fikir topluluğu oldukları dışında bu anlamda doğru bilgiye ulaşmak ise zordur, zira genellikle karşıtları tarafından tarif edilmişlerdir. İslam Ansiklopedisi, kurucusu olarak Zeyd bin Rifaa adını zikreder ve bunu, onuncu yüzyılın güvenilir otoritelerinden Ebu Hayyân et-Tevhîdî’ye atfeder. Ancak bir başka kaynak, İsmaililer’in gizli imamlarından olan Ahmed b. Abdullah adını da Riffa’nın yanına ekler. Her ne olursa olsun İhvân-ı Safâ’nın Şia yanlısı ve hatta genel İsmaili harekete bağlı onuncu yüzyılda Basra’da ortaya çıkmış bir yapı olduğu araştırmacıların çoğu tarafından ortaya konmuştur.

İhvân-ı Safâ grubunun ortaya çıktığı koşullar

Bilindiği gibi, dokuzuncu ve onuncu yüzyıllar İslam coğrafyasında ortodoks egemen din anlayışına karşı farklı ve Bâtınî anlayışların oluşmaya başladığı, özgür düşüncenin geliştiği, mistik yönelimlerim felsefî bir temelle pekiştirilmeye çalışıldığı bir dönemdir. On üçüncü yüzyılın ortalarına kadar sürecek olan İslam’ın altın çağının başlangıcı da bu dönemle başlar. Bu dönemde İslam dünyası bugün hâlâ üzerinde konuşulan eserler üretmiş pek çok düşünür, edebiyatçı ve bilim insanı yetiştirmişti. Onlardan en önemlilerini sayarsak; felsefeden matematiği ve tıpa kadar pek çok alanda eser yazmış olan Kindî (öl. 868), mühendislik ve sibernetik bilimin öncüsü sayılan Ahmed bin Musa (öl. 873), astronomi ve matematikle ilgilenen Farabi (öl. 950), önemli bir kimyacı ve filozof olan Râzî (öl. 925), şair ve filozof, Bâtınî fikirlerinden dolayı işkence edilerek öldürülen Hallâc-ı Mânsur (öl. 922), fizikçi ve tıp insanı İbn Sina (İhvân-ı Safâ Risâleleri ile birlikte eserleri Abbasiler tarafından yok edilmeye çalışmıştır.) tarihçi ve Türk dilleriyle ilgili çalışmalar yapmış olan Kaşgarlı Mahmut (öl. 1102), filozof ve hekim İbn Rüşd (öl. 1198), yine hekim, eczacı ve şair Ferîdüddin Attar (öl. 1221), Anadolu düşüncesini derinden etkilemiş Vahdet-i Vücut felsefesinin kurucusu filozof İbn Arabi (öl. 1240) ve şayet biraz genişletecek olursak, modern tarih düşüncesinin ve sosyolojinin öncüsü olarak ismi anılan İbn Haldun’un (öl. 1406) adını rahatlıkla anabiliriz.

Aynı dönem, İslam coğrafyasında keskin çatışmaların ve fikir ayrılıklarının da yaşandığı bir dönemdir. Bir yanda, Ocak’ın ifadesiyle, “İslam’ı kendi içinden çıkmış bir din sıfatıyla sahiplenerek onların ideolojisi haline getiren hâkim Arap unsuru, daha Peygamber zamanında temelleri atılmış olan kendi devletini, çok geçmeden, topraklarını zapt ettiği bu eski medeniyetlerin üzerinde hâkim bir imparatorluk haline getiren,”[1] bir anlayış -ki bunlar Emeviler ve Abbasîler olarak ardı ardına tarihte yer alan iki devlet olarak varlıklarını sürdürdüler. Bu devletler, otoriter yöntemlerle yoksul halkı ve Arap dışı kavimleri baskı altında tutarak fetihçi bir tutum sergilediler. Buna karşın, yine Ocak’ın ifadesiyle, aslen Arap olmayan, sonradan Müslümanlaşmış kitleler içindeki bazı çevreler, yine İslam kimliğini kullanarak yavaş yavaş kendi savunma mekanizmalarını oluşturmaya başladılar. Böylece farklı kalıp ve biçimlere bürünen bireysel entelektüel veya toplumsal tepki hareketleri ortaya çıktı.[2] Bu hareketlerin en önemlileri, fikirlerini Şia’ya (Ali taraftarlığı) dayandıran guruplardır. Özellikle aynı dönemde biri bugünkü Bahreyn çevresinde eşitlikçi, kamucu bir toplum sistemini esas alan Karmatî devletiyle diğeri Mısır’da liyakat sistemine göre kısmen demokratik bir yönetim şekli oluşturmuş olan Fatimi Devletini kurmuş olan İsmailiğin adını öncelikle anmak gerekir. Daha sonra İhvân-ı Safâ gurubunun oluşumunda ve Risâlelerin yazımında da adı geçecek olan İsmailik, Abdülbâki Gölpınarlı’nın Mevlânâ’nın biyografisine yazdığı önsözde belirttiği gibi, “ortodoks Müslümanlığın, din adamları elinde büsbütün donup kalıplaşan zihniyetini ortadan kaldırmada, düşünen kafalara hudutsuz bir düşünce sahası açmadaydı.” Bunlar, “içtimai düzenin, zamana göre daima değişeceğini söylüyor, halka mutlak bir adalet vaâdinde bulunuyorlardı. Böylece Emeviler’in ve bilhassa Ababasoğulları’nın zamanındaki aristokrat nizama karşı yoksulların tarafını gütmedeydiler.”[3]

Kısaca söylemek gerekirse bu döneme iki siyasi ve dini anlayışın çatışması damga vurmuştur diyebiliriz: Bir yanda seçkinci, halkı baskıyla sindiren, Kuran’ın Şer’i hükümlerine uygun otoriter bir yönetim anlayışı benimsemiş Arap milliyetçiliğinin ve egemen sınıfların temsilcileri ve diğer yanda gücünü Şia’dan alan hoşgörülü bir din anlayışına sahip, her türlü düşünceye müsamahayla yaklaşan, adaletçi, farklı kavimlerin, azınlıkların ve ezilen sınıfların da hakkını savunan bir anlayışın temsilcileri. Böylesi bir çalkantılı dönemde kurulan İhvân-ı Safâ gurubu hiç şüphe yok ki ikinci sırada saydığım temsilcilerdendi.

Risâlelerin Ortaya Çıkışı ve İçerik

İhvân-ı Safâ’nın gizli bir yapı olduğundan bahsetmiştik. Kaç kişiden oluştuğu ve ne kadar yaygın olduğu pek bilinmese de Basra dışında, onunla birlikte o dönemin kültür ve bilim merkezlerinden olan Bağdat’ta da bir şubesi olduğu biliniyor. Modern araştırmacılar, üyeleri aracılığı ile bütün İslam coğrafyasında yaygın bir faaliyet yürüttüklerinin düşünülebileceğinden söz ediyorlar. Özellikle Risâlelerin etki alanına bakıldığında bu saptamanın doğru kabul edilmesi gerekir. Söz gelimi 1050-1124 yılları arasında yaşamış, kendisi de bir âlim olan ve kendine özgü bir siyasi sistem geliştirerek kendi devletini kuran Hassan Sabbah’ın Risâleleri okuduğu biliniyor. Yeni-Platonculuğun etkisi altında kurulup gelişen ve “Sokrates’ten beri var olan geleneğe benzer şekilde, arınma yoluyla olgunlaşmaya yönelerek, ‘insan-ı küllî’nin peşine düşen” (1. Cilt, s.7) bu entelektüel akım kendini İhvân-ı Safâ Risâleleri’nde açığa vurmuştur.

Tıpkı grubun kuruluşunda olduğu gibi Risâlelerin yazılma tarihi ve yazarları hakkında da çeşitli rivayetler vardır. Ancak on dokuzuncu yüzyıldan itibaren Risâleler üzerinde çalışma yapmış ve pek çok kanıtı incelemiş olan bilim insanları Risâlelerin, Şia kökenli İsmaili bir grup âlim, kâtip ve edip tarafından onuncu yüzyılda yazıldığı konusunda çoğunlukla hemfikirdir. Yukarıda da söylediğimiz gibi Diderot’nun Ansiklopedisi’nden yaklaşık olarak sekiz asır önce benzer bir anlayışla kaleme alınmış olan Risâleler, matematik bilimleri (geometri, astronomi, müzik, mantık), madde ve doğa bilimleri, ruhsal ve akli bilimler ve teolojik/metafizik bilimleri ele alan dört kitaba ayrılmış tamamı elli iki fasikülden oluşmuştur. Risâlelerin incelenmesinden ve gizli şekilde yayılmasından o zamanın egemen resmi görüşleri ile  (İsmaili bir fraksiyon olan Fatımiler de dahil) bağdaşmadığı anlaşılıyor. Risâleler, dönemin Abbasi halifesinin emriyle 1050 yılında (İslam Ansiklopedisi’ne göre 1150 yılında) bütün kütüphanelerden toplanarak yakılmış ve Endülüslü düşünür Müslime, doğuya seyahati sırasında risâleleri toplayarak tamamen yok olmaktan kurtarmıştır. (1. Cilt, S. 8)

1950’li yıllarda İslam Ansiklopedisi’nin başında bulunan İslam tarihçisi S. M. Stern’e göre, İhvân-ı Safâ’cılar Bahreyn’de pre-sosyalist bir devlet kurmuş olan Karmatiler ve Doğulu muhalif İsmaili cemaatler de dâhil Fatımi olmayan İsmailileri ortak bir anlayış temelinde birleştirme amacıyla hareket etmiş olabilirler.[4]  Ancak Risâlelerin, Fatimilerin henüz devletinin kurulmadığı daha önceki bir dönemde, İsmaili olmayanlarla, bir grup dai (bir tür misyoner) İsmaili tarafından birlikte yazıldığını hatta Risâleler ile İsmaililik arasında hiçbir bağlantı bulunmadığını öne sürenler de vardır.[5]

Yukarıda kısaca Risâlelerin içeriğinden bahsettik. O dönemin hemen bütün bilimlerini, entelektüel birikimini yansıtan Risâleler, Pisagorcu bir simgecilikle ele alınmış, antik Yunan düşüncesinden Yeni-Pisagorculuğa ve özellikle de Yeni-Platonculuğa kadar bütün öğretileri özümsemiş ve bunların İslam coğrafyasında tanınmasına ve yaygınlaşmasına vesile olmuştur. İsmail Yakıt’a göre Risâleler eklettik bir yapıya sahiptir: “Onlar matematikte Pythagoras’a, mantıkta Aristoteles’e, metafizikte Platon’a, ahlakta Sokrates’e, din felsefesinde Farabi’ye bağlıdırlar.”[6] İslam öncesi Arap, Hint ve İran öğretileri ve dinleriyle Yahudi ve Hristiyan ögelerin de izlerinin bulunabileceği Risâleler, dinsel hoşgörünün ve aydınlanmanın tam bir savunucusudur ve bu bağlamda da kendinden sonraki din bilginlerini, bilim adamlarını ve özellikle de Şia ve Bâtınî bağlantılı sûfiliği etkilemiştir.  Matematiğe ve kozmolojiye verdikleri özel değerlerden dolayı kendilerinden sonra gelen kozmoloji temelli yaklaşımları etkiledikleri gibi (Söz gelimi Hurufilik’in, varlıkların doğası ile sayıların doğası arasındaki uyum ilişkisini İhvân-ı Safâ’dan aldığını iddia eden görüşler vardır.)[7] sonraki yüzyıllara damga vurmuş İbn Sina, Gazali ve Molla Sadr gibi önemli filozların düşüncelerine etkide bulunduğu söylenmiştir. Risâlelerin etkisi sadece İslam coğrafyasıyla sınırlı kalmamış, Endülüslü filozoflar aracılığıyla Avrupa topraklarına da taşınmıştır. İbrahim Yakıt, “İhvân el-Safâ’nm felsefe tarihinde bir devrim yaptıklarını ve Endülüs’te din felsefesinin ve felsefe hayatının uyanışına müsebbip olduklarını söyleyebiliriz,” diyor.[8] İsmaili araştırmacı yazar Farhad Dastary, Risâlelerin yazıldıktan yaklaşık iki yüz yıl sonra İsmaililer arasında özellikle Yemen’deki Tayyibi cemati ve Hindistan’da Davudi Bohra cemaati arasında da yaygınlaştığından söz eder.[9]

Risâleler, matematik bilimleriyle başlar. Buradan matematiğe ne denli önem verdikleri çıkarsamasını yapabiliriz. Nitekim metafizik bilimlerine ulaşmak için ilk basamak olarak matematiği işaret etmeleri ve oradan da doğa bilimlerine varmak gerektiğini söylemeleri bunu kanıtlıyor. Matematiği ve doğa bilimlerini metafiziğe göre önde tutmaları, kimi yazarlar tarafından materyalizme yakın oldukları şeklinde yorumlanmıştır. İslam Ansiklopedisi, Materyalizm maddesinde İslam dünyasındaki materyalistlerden bahsederken İhvân-ı Safâ’nın adını zikreder. Ancak Risâleler özellikle beden ve ruh (nefs) ilişkisi açısından önceliği nefse verir. “Nefsin bedenden daha üstün bir cevher olduğu anlaşılınca insanın nefsi sayesinde ulaştığı mertebe, bedeni sayesinde ulaştığı mertebeden daha üstün olur. Çünkü bu cismani ve dünyevi, o ruhani ve uhrevidir.” (4. Cilt S. 72)

İhvân-ı Safâ araştırmacılarının üzerinde durduğu ve onları şaşırtan konulardan biri de Risâlelerde dile getirilen evrim hakkında görüşlerdir. İsmail Yakıt, 1979 yılında Fransa’da yaptığı doktorasına ek olarak hazırladığı söz konusu makalede Batılı bilim adamlarının bunun çok önce farkına vardıklarını yazıyor: “Evrim nazariyesine İhvân-ı Safâ Risâleleri’nde ve diğer bazı Müslümanların eserlerinde rastlayan New Yorklu Profesör Amerikalı Şarkiyatçı Draper, ‘İlim Din Kavgaları’ isimli eserinde şunları açıklıyor: ‘Asrımızda ortaya çıktığını sandığımız fikirlere onların eserlerinde rastladığımızda bazen sürpriz içinde kalıyoruz. Modern evrim doktrini ve canlı varlıkların gelişmesini (développement) okullarında okutmuş olmaları da böyledir. Hatta onlar bu doktrini cansız varlıklara, madenlere kadar yaymakla bizim onu tatbikimizden çok daha ileriye götürmüşlerdir.’”[10]

Gerçekten de Risâlelerde insana gelinceye kadar sekiz ara basamak vardır ve insana en yakın olan da maymundur. Risâleler bununla kalmaz insanın en alt türünün fiziki olarak insan gibi görünse de hareketleri ile bir hayvan olduğunu varsayar. “Bil ki ey kardeşim, hayvanların ilk basamağı bitkilerin son basamağıyla, hayvanların son basamağı ise insanların ilk basamağıyla irtibatlıdır. Tıpkı, daha önce de anlattığımız üzere, bitkilerin ilk basamağı ile madenlerin son basamağının ve madenlerin ilk basamağı ile toprak ve suyun irtibatlı olması gibi.” (2. Cilt, S.133)

Risâleler, Türkiyeli okurun ve araştırmacıların ilgisini fazlasıyla hak ediyor. On yedinci yüzyıl öncesine kadar sadece kendi topraklarını değil, çok daha geniş bir coğrafyayı etkilemiş olan ve sonra sessizliğe terk ettiğimiz Anadolu felsefesinin günümüzün koşullarında yeniden canlanması ve hep söylendiği gibi, kendi felsefesini üretememiş bir toplum olmaktan kurtulma yolunda tartışma ortamı yaratmak için bu bir ilk adım olabilir.

Kaynaklar:

İhvân-ı Safâ Risâleleri, 5 Cilt, Editör: Prof. Dr. Abdullah Kahraman, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2012-2016

[1] Ocak, Ahmet Yaşar, Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler,  Timaş Yay. İstanbul, 2016

[2] AGE

[3] Gölpınarlı, Abdülbâki, Mevlânâ Celâleddin (Altıncı Basım),   S. 17 İnkılâp Yay. İstanbul, 2003

[4] Aktaran, Daftary, F. İsmaililer, S.368, Alfa, İstanbul, 2017.

[5] Age, S. 369

[6] Yakıt, İsmail, Darwin’den önce İslam düşünürlerinde evrimle ilgili fikirler, Felsefe Arkivi Sayı 24

[7] Usluer, Fatih, Hurufilik, S. 176, Kabalcı Yay. İstanbul, 2009

[8] Yakıt, İsmail, AGE

[9] Daftary, AGE. S. 369

[10] Yakıt, İsmail, AGE.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz