Dünyanın Lanetlileri ve Yeni Tür Irkçılık

Açık bir ırkçılık dünyanın her yerinde kol geziyor. Her ülkenin Meksikalıları, zencileri, Suriyelileri, Afganları, Eritrelileri var. Peki, dünyanın ayrıcalıklılarının çevrelerini güvenli surlarla çevirerek kendilerini “ötekilerden” savunma girişimleri yeni tür bir ırkçılık değil de nedir?

Siyah Amerikan vatandaşı George Floyd’un ABD polisi tarafından başından vurularak öldürülmesinden sonra ırkçılık tartışması bütün dünyanın gündemine oturdu. İlk değildi bu olay, ABD’de yıllardır tekrarlanan polis cinayetlerinden biriydi. Ancak toplumsal sorunlarda bir nokta vardır ki, oraya ulaşıldığında birikimler patlar, kimsenin beklemediği boyutlara varabilir. George Floyd’un öldürülmesinden sonra ABD toplumu neredeyse bir iç savaşın eşiğine kadar geldi.

Yalnızca Amerika’da değil, İngiltere’de, Belçika’da, Hollanda’da sömürgeciliğin ve köleciliğin sembolü olan heykeller birbiri ardına devrildi. Irkçılık karşıtları günlerce, haftalarca polisle çatıştılar. İsviçre gibi Kolonyal bir geçmişi olmayan bir ülkede bile köle tüccarlığına karışmış, bu yoldan büyük servetler edinmiş İsviçrelilerin heykellerinin kaldırılması gündeme geldi. Belçika’da birçok kentte Kral II. Leopold’e ait heykeller tahrip edildi, yıkıldı. Belçika Kongosu’ndaki vahşi eylemleriyle tanınan II. Leopold altı ila on milyon arasındaki Kongolunun katili ve Avrupa’da ırkçılığın ağababası olarak bilinir.

IRKÇILIĞIN BİNBİR YÜZÜ

Avrupa’da hükümetlerin aktüel ırkçılık karşıtı eylemlere bir ölçüde toleranslı yaklaştıkları söylenebilir, sömürgeci geçmişlerini silmek istemelerinin bunda rolü var kuşkusuz. Yaşadığımız çağda ırkçılığı beyaz ırkın üstünlüğü ya da kafatasçılıkla sınırlı düşünmek yanlış ve eksik bir anlayış. Küçük bir azınlık dışında kimse kendine ırkçı sıfatının yakıştırılmasını istemiyor, Avrupa’nın yükselişte olan neo-faşist partileri bile bunu savunamıyorlar. Ancak binbir türlü yüzü var ırkçılığın.

Donald Trump seçim kampanyasına Meksika sınırına duvar örmek vaadiyle başlamıştı, seçildi ve 725 km uzunluğunda olması planlanan duvarı inşa etmeye devam ediyor. Berlin Duvarı’nın yıkılmasından yirmi yıl sonra Avrupa’nın sınırlarına çekilen muhtelif biçimlerdeki çitler ve duvarlar Berlin Duvarı’nın uzunluğunun altı mislini aştı şimdiden. Avrupa Birliği Festung Europa‘nın (Avrupa Kalesi) surlarını aşılmaz biçimde örmeye kararlı. 2015 yılındaki büyük sığınmacı akınından beri sınırlarını tahkim etmek için milyarlarca Avroluk yatırımlar yapıyor. 2016 Ocak ayında Türkiye ile imzalanan Göçmenlerin Geri Gönderilmelerine Dair Anlaşma’nın benzerini Libya’daki kabile devleti ile de yaptı. Libya Sahil Güvenliği’ni eğitip donattı ve bir işkencehaneden farkı olmayan toplama kamplarını finanse etti. Afrika’nın doğusundan ve batısından Avrupa’ya ulaşmak için Büyük Sahra’nın güneyinde bir aktarım noktası olan Niger’in başkenti Agadez’den başlayan kontrol noktaları kuruldu.

2019’un Aralık ayında -yaşanan her gerilimde AB’yi Geri Gönderme Anlaşması’nı iptal etmekle tehdit eden Türkiye tarafından- Meriç Nehri’nden Yunanistan’a sürülmek istenen onbinlerce göçmen aradaki tampon bölgede kelimenin tam anlamıyla iki ateş arasında kaldı. Ancak haftalar sonra Pandemi’nin yayılmaya başlamasıyla birlikte anlatılmaz bir sefaletin içinde kalan insanlar tekrar otobüslere doldurularak karantina ve geri gönderme merkezlerine aktarıldılar. Pandemi dönemi boyunca başta Midilli olmak üzere Yunanistan adalarında ve Avrupa’nın tamamında sığınmacı kampları toplu izolasyon merkezlerine dönüştü, oralarda kendi kaderlerine terk edildiler.

Adalardaki sığınmacılar içecek ve ellerini yıkayacak su bulabilmek için saatler boyunca çeşme başlarında uzun kuyruklarda beklemek, pandemiden korunmak için maskelerini kendileri üretmek zorunda kaldılar. Resmi kurumlardan sağlık yardımı alamadıkları gibi, yardım sağlamaya çalışan Sınır Tanımayan Doktorlar ve diğer STK’ların çalışmaları çoğunlukla Anakara’dan gelen ultra milliyetçiler ve neofaşistler tarafından engellendi, saldırıya uğradılar ve hükümetler tarafından kriminalize edildiler. Avrupa Birliği ülkelerinde ve İsviçre’de sığınmacılar arasında görülen pozitif vakaların kamplara geri gönderilerek daracık mekânlarda birçok insanla bir arada kalmalarına göz yumulduğu somut örneklerle sabit.

PUSH BACK OPERASYONU

Pandemi’nin ilk dalgası hafifleyip önlemlerin gevşetilmesiyle beraber Yunanistan Hükümeti Midilli ve diğer Ege adalarından push back (geri itme) operasyonlarını hızlandırdı. Yani göçmenleri yüzen çadırlar denen lastik botlara bindirerek ya da yakalanan botların motorları alınarak Türkiye karasularına itme operasyonlarını. Push back operasyonlarına Avrupa Sınır Koruma Örgütü Frontex elemanlarının da bizzat katıldıkları bazı STK’larca saptandı. Bu uygulamanın 2019 Aralığında binlerce insanı otobüslerle taşıyıp Meriç kıyılarından, Pazarkule’den Yunanistan tarafına geçmeye zorlayan Türkiye’ye karşı bir tür misilleme olduğu düşünülebilir. Hangi taraftan gelirse gelsin bu tür uygulamalar mülteci haklarını düzenleyen Birleşmiş Milletler 1952 tarihli Cenevre Konvensiyonu’nun ve hatta uluslararası deniz hukukunun açıkça ihlalidir. Ancak bunlar göçmenlere yardım sağlamak için mücadele eden STK’lar dışında çok az kimsenin umurunda. Hükümetler göçmenleri birbirlerine karşı bir silah olarak kullanmaya devam ediyorlar.

Avrupa Komisyonu geçtiğimiz Eylül ayında kendi içinde göçmenlerin dağılımını düzenleyen Dublin Sözleşmesi’nin yerine geçecek yeni bir Göçmen Paktı’nı tartışmaya sundu. Eğer kabul görürse şimdiye kadar geçerli olan, ama bazı üye ülkelerin uygulamaya direndiği kota sistemi yerine -tabiri caizse- kelle başına ödenecek bir para karşılığında sığınmacıları giriş yaptıkları AB ülkelerinde tutmayı mümkün kılacak. Bu şu anlama geliyor; AB’nin çeperlerindeki, Bulgaristan, Yunanistan, Macaristan gibi daha yoksul ülkeler alacakları parasal destek karşılığında bu göçmenleri iltica davaları sonuçlanana kadar barındıracak. Davalar hızlandırılacak, ayrıca AB sınırları dışında başvuru merkezleri oluşturulması da planlanıyor.

AVRUPA’YA YENİ GÖÇ AKINLARI

Bu pakt resmi düzeyde henüz tartışma aşamasında, ancak planlanan önlemler bunlarla sınırlı değil. AB, Festung Europa‘yı ne pahasına olursa olsun savunmaya kararlı. Yunanistan AB fonlarıyla Meriç kıyısına 27 km’lik, sensörlü ses bombalarıyla desteklenen bir çit inşa etmeye başladı. Avrupa Komisyonu milyonlarca Avro yatırarak yüksek teknoloji ürünü sistemleri bazı özel firmalara ihale etti. Bunlardan biri Horizont 2020 projesi. Stratosphärische Plattformen denilen sistemler -yeryüzünden 20 km yüksekliğe yerleştirilen akıllı sistemlerle donatılmış platformlar- göçmenlerin geçiş yaptıkları bölgeleri her an denetleyebilecek. Foldout adı verilen ve Sistemlerin Sistemi olarak planlanan bu projeye AB’nin ayırdığı bütçe 8 Milyon Avronun üzerinde. Deneme aşaması 2021 başları, ilk denenecek bölge Bulgaristan-Türkiye sınırı, arkasından Yunanistan-Türkiye arasındaki Meriç nehri elbette.

Kısacası Avrupa Birliği; Göçmenleri üzerinize salarım! şantajlarına boyun eğmeyecek sistemleri geliştirmekle meşgul. Bütün bunların göç akınlarını durdurmaya yeteceği çok şüpheli. Peki, bu “dışarıda” bırakılmak istenen insanlar kim? Franz Fanon’un deyişiyle dünyanın lanetlileri! Yüzyıllardır Avrupa’nın sömürdüğü, köleleştirdiği, topraklarından sürdüğü, ormanlarını yaktığı, savaşlar ve katliamlarla kasıp kavurduğu, ekolojik yıkımlara, açlığa, susuzluğa maruz bıraktığı yoksul kıtaların insanları. Yeni göç akınları şimdi devasa bir Bumerang gibi Avrupa’nın üzerine geri dönüyor.

Sinsi ya da açık bir ırkçılık dünyanın her yerinde kol geziyor. Her ülkenin Meksikalıları, zencileri, Suriyelileri, Afganları, Eritrelileri var. Peki, dünyanın ayrıcalıklılarının çevrelerini güvenli surlarla çevirerek kendilerini “ötekilerden” savunma girişimleri yeni tür bir ırkçılık değil de nedir?

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz