Düşüş ve Kurtuluş Bilinci

Yoksullaşmanın nedeni ne Erdoğan ne de damadıdır. Sorun bir ekonomik paradigma ve sistem sorunudur

Dolar, damadın “affından” sonra inişe geçti. Çünkü Türkiye piyasalara “beklenti” sattı. Bu beklenti, yargı reformu ve faizlerin arttırılması şeklinde iki ana taşıyıcı kolondan oluşuyor. Merkez Bankası’nın gerçek anlamda bağımsızlığı da piyasaların satın aldığı önemli beklentiler arasında bulunuyor.

Türk siyasetinde “perspektifsizlik” trend belirleyici bir karaktere sahip hale geldi. Millet ittifakı AKP’ye desteğin yüzde otuzlara kadar düşmüş olduğuna sevinedursun, kamuoyu yoklamaları kararsız ya da hiçbir partiye oy vermeyeceğini söyleyen kitlenin yüzde yirmiler bandında seyrettiğini gösteriyor.

Rol modelinin ahlaki açıdan çöktüğü, hayal kırıklığı anlarına karşılık gelen zamanlarda bile kalabalıklar “kararsızlar” kategorisinde birikmeye devam ediyor.

Bu durum, seçmenin hükümetten memnun olmamakla birlikte ana muhalefet partisine ciddi bir siyasi seçenek gözüyle bakmadığını gösteriyor.

Sosyalizm mesela Behice Boran’da mevcut olan Türkiyeli anlamıyla okunursa, birkaç uygulanamazlık dışında, tam olarak ülkede olmayan refah devletinden daha radikal bir şey ifade etmeyecektir. Buna rağmen halkın sosyalizme karşı keskin önyargıları bulunuyor. Bu önyargılar, çarpık tarih anlatılarından, kahramanlık destanlarından, ırkçı Orta Asya’cı mitolojiden, siyasal İslam’dan ve Osmanlı nostaljisinden oluşan gerici bir metafizikten hız alıyor. Bu metafizik kırılmadıkça, bırakın sosyalist ütopyayı bir yana, bir sosyal demokrasinin uygulanabilirliği bile mümkün görünmüyor.

Trump yenildi diye kendini yenilmiş hisseden dünyada başka bir hükümet daha yoktur. Çünkü insan haklarını, NATO’daki ittifak ruhunu, AB’ye aday ülke ilkelerini pervasızca çiğnemiş bir yönetime gösterilebilecek en yüksek hoş görüyü Trump yönetimi gösterdi. Trump’ın yenilmesiyle kendini belli eden yenilgi psikolojisinin buruk yansımaları hükümette hissediliyor.

Finans burjuvazinin yıllardır destek çıktığı AKP gerici hükümeti son yenilgi karşısında pozisyon değiştirmeye başladı. Aslında buradaki yenilgi neoliberal paradigmada makro ölçekli bir kırılmaya karşılık geliyor. Neoliberal küreselleşmenin ve doğayı metalaştırmaya durmaksızın devam eden piyasaların entegrasyonunun daha çok refah ve özgürlük getireceğine dair anlatı, küresel korumacılık ve otoriter popülist rejimlerin yükselişiyle duvara tosladı. Biden’ın kazanmış olması kurdun kırmızı başlık kızı yemesine engel olmuyor.

Türkiye’de feodal değerlerin kapitalistleştirilmesi süreci yaşanıyor. Bu hibrid sürece karşılık gelen sınıf haliyle “Anadolu Kaplanları” diye adlandırılan dinci muhafazakâr köylülük ve lümpen proletarya oluyor. İşçi sınıfının, kapitalizmin hedonist metalarının sahibi haline getirilerek sisteme entegre edildiği bir ortamda ne yazık ki devrim düşü de yavaş yavaş çalınıyor.

Kapitalist modernitede emekçiler, kimsenin göremediği bir kaynaktan polen ve besin getiren görünmezlerin arıları olamıyor.

Kapitalizmin zıvanadan çıkardığı meta ilişkileri içinde kendilik arayışına düşmüş, Clamence’in söylemiyle “ışığı, sabahları, kendini bağışlayan kişinin o kutsal masumluğunu yitirmiş” olanın kökensel ayağa kalkış duygusu, ancak Marksist ütopyada anlamını buluyor.

Kabadayılığı fakire, yoksula, mazluma geçen ama dünya kapitalist muktedirleri karşısında korkaklık sergileyen hükümet, en son “iki devlet tek millet” şiarıyla Azerbaycan’a destek vermişti. İç kamuoyunda koparılan milliyetçi öfori şimdilerde Karabağ’da boy gösteren Rus tanklarının homurtuları arasında kaybolmuş görünüyor.

Türk ekonomisinin içine düştüğü bataklıktan kurtarabilecek kaynaklar ne Rusya’da ne de Çin’de bulunmuyor. Dış ve iç politikada bir paradigma değişikliğinden söz etmek için henüz çok erken olmakla birlikte, Erdoğan gemisinin dümeni sanki yeniden Batı’ya kırmış olduğu görünüyor. Ancak bunu yüksek bir kesinlikle söylemenin önünde, yeni Navtex ilanları Maraş’ta piknikler, Ermenistan semalarında Bayraktarlar, Osman Kavalalar, Demirtaşlar, Ahmet Altan’lar, helikopterden atılan vatandaşlar, Afrin’in yağmalanan zeytinleri, S400’ler, Libya’daki cihatçı siluetleri gibi büyük engeller bulunuyor.

Ama acı olan şey yukarıda saydığım temel insan hakları vazgeçilmezlerinin ekonomik bir tek değişkene bağlanmış olması gerçeğidir.

Türkiye’de birçok gelişme ekonomiye bağlı olarak yürüyor. Türkiye’nin 70-80 milyar dolarlık acil bir kaynağa ihtiyacı bulunuyor. Eğer Türkiye uluslararası piyasalardan ucuz borçlar alabilseydi muhtemelen Ayasofya bugün müze olarak varlığını sürdürmüş olacaktı.

Kısacası dolarda düşüş devam edip ekonomide düzelme işaretleri belirirse, Osman Kavala, Demirtaş, Altan ve daha adını anımsayamadığım birçok aydın ve gazeteci cezaevinde kalmayı sürdürecek.

Türkiye ekonomisinin, AKP hükümetleri öncesinde de mevcut olan, kronik işsizlik, dev bütçe açıkları ve enflasyon gibi üç temel yapısal sorunu bulunuyor. Bu yapısal sorunların şeffaflık, siyasi ahlak, nepotizm, ekonomik-siyasal oligarşi, kuvvetler ayrılı(ksızlı)ğı gibi neden-sonuç ilişkisi içinde birçok alt sorunu daha bulunuyor.

Örgütlü emeğin geriletilip kamusal olanın aşağılandığı bir Türkiye sosyalliğinde toplumsal-siyasi dirençten kaynaklanan tıkanmalar yaşanmıyor.

Çünkü ekonomi siyaset üstü teknik bir kapalı alana taşınarak depolitize edildi. Emeğin örgütsüzlük, eşit işe eşit ücret, işsizlik ve sömürü, üretim ve adil paylaşım sorunları, “tozlu sınıf mücadelesi retoriği” denilerek aşağılandı. Oysa ekonomi en somut haliyle etkin bir siyaset yapma biçimidir.

Ekonominin kalbinde barınması gereken sınıf çelişkisi yerini klasik “iyi yaşam” arayışına bıraktı. Siyaset dışı anlatıda egemen kılınmak istenen algı, modern topluma içkin bir ütopya olarak yutturulan tüketim, eşya ve sözde iyi yaşam hedonizmidir.

Siyasi sorunun aktörlere indirgenen çarpık yapısı nedeniyle toplumda bir muhataplık sorunu da yaşanıyor. Oysa yoksullaşmanın nedeni ne Erdoğan ne de damadıdır. Sorun bir ekonomik paradigma ve sistem sorunudur.

Kısacası “büyümek için büyüme”yi temel alan mitik inançların terk edilmesi gerekiyor. Bu da kapitalist ekonomiden köktenci bir kopuş anlamına geliyor.

Velhasıl, bilinmezliğe yolculuk eden bir gemi metaforu Türkiye sosyalliğine karşılık geliyor. Fırtınanın çalkaladığı bir gemide yaşanan sosyal dramlar doğanın herhangi bir felaketinden daha korkunç boyutlar taşıyor.

***

Türkiye’deki gelişmeler bana Jean-Baptiste Clamence’in çarpma ile sonuçlanmayan sonsuz düşüşünü anımsattı.

“Şimdi ya da yirmi yıl sonra olsun, ölecek olan hep bendim.” diyen Clamence’in söylemi, “susarsan, fi tarihinden beri, şimdi ve belki yirmi yıl sonra ölecek olan hep sen olacaksın” diyebileceğim Türkiyeli bir analojiyi mümkün kılıyor.

Albert Camus, protagonisti Jean-Baptiste Clamence üzerinden, kötülükle şu ya da bu biçimde ilişkili, şu ya da bu ölçüde sorumluluğunu taşıyan insanların kendilerini tehlikeye atmadan yaşama biçimlerini yerden yere vurur.

Camus meydana gelene ve olana karşı ahlaki bir tutum alıştan yoksun olan konformiste, sosyal dayanışmacı bir savı öne çıkararak, sert eleştiriler yöneltir.

Parisli ceza yargıcı, Avukat Jean-Baptiste Clamence bir barda tanıştığı adamla sohbet etmektedir. Sohbet bir yüzleşme şekli alırken, “sorgulama” katharsise yol açan anahtar bir kavrama dönüşür. İçsel bir hesaplaşma boyunca özneler “ben”den “biz”e geçişkenlik gösterir.

Bu sert geçişler, yalandan gerçeğe çıkış anına denk gelir. Boşlukta ikamet edenin aydınlanma anını serbest bir düşüş takip eder.

Clamence kendisine yolculuğu sırasında, bir iç konuşma boyunca düşerken, baş aşağı izlediği “çukur sosyallik” ona bir ayna tutar.

Kitaba adını veren Düşüş’ü mücessem hale getiren en önemli tezahür, Clamence’in Royal köprüsü üzerinde bir kadının intiharına tanıklık etmesiyle başlıyor.

Kadın köprüden atlayıp intihar eder. Clamence arkasına bile bakmadan yoluna devam edecektir. Bu tercih, kendisine ve çevresine ne kadar yabancılaştığının önemli bir göstergesi olarak da okunabilir.

Türkiye’de iktidar ilişkilerinin, burjuvazinin savaşan, ‘normalleştiren’, denetleyen ve disipline eden ahtapotvari düzenekleri, yabancılaşmaya ivme kazandırıyor. Her gün, anne karnından modern mağaralarımız apartman dairelerine uzanan süreçte, tersine bir evrimle düzenin korkaklarına, kafkaesk bir metamorfozla Gregor Samsa’lara dönüşüyoruz.

Kitapta ikinci şahıs, baştan sona kadar anonim ve “yüzsüz”dür. Buradaki anonimiyi, toplumsal olaylara duyarsız tipolojiye sert bir gönderme olarak okumak mümkündür.

Clamence’in köprüden suya atlayan kadına kayıtsız kalması, mikro küçük burjuva kozmosunda başlayıp bir an bile duraksamadan ilerleyen kapsayıcı dalgayı tarif diyor. Süreğen düşüş işte bu dalganın şokuyla birlikte başlıyor.

Clamence, aslında onu kendisi yapan küçük burjuva seçimlerden birini yapmıştır. Bu seçimin aslında ne kadar geniş bir “iktidarsızlık” alanına karşılık geldiği gözler önüne serilir.

Her dönemin kendine özgü yazınsal bir topografyası ve karakteristik bir metaforu bulunuyor. Bu Dostoyevski’de Yeraltı iken Zola’da maden ocakları, Kerouac’ta yol, Balzac’ta (balo) salonudur. Kanımca çağımızın topografyası AVM’ler, geçirimsiz yüksek duvarlar ve libidodur.

Türkiye’deki erk topografyasını betimleyen en çarpıcı metafor bence yüksek duvarlar ve mahkeme salonudur. Bu bağlamda Türkiye’deki toplumsal gerçekliği, Kafka’nın “Şato” ve “Dava” imgelemleri iyi tanımlıyor.

Sistem, insanları ekonomik şiddet olan pahalılığa, çimentodan kozalar içinde haksız yere tutulmaya maruz bırakarak onlara yaşamayı unutturdu. Adliye koridorlarında adaletsizliğe maruz bırakılan bir Josef K’lar toplumu oluştu.

Oysa, cinayetin biyopsi raporu, diktatörü, celladı, hayatın tüm kılcallarına işleyen iktidar topografyasında yolunu kaybetmiş Josef K’ları ele veriyor.

Clamence’in yargıç olarak seçilmesi de bir tesadüf değildir. Camus, iletinin merkezine bir mahkeme motifi yerleştirmek istemiştir. Ancak “Düşüş”te mahkemeler bir sonuca bağlanmaz, son kararı yine okur verir.

“Düşüş”, Kafka’nın Dava’sında kendi portesini yaptırıp yüceleştiren yargıç profiline bir antitez oluşturur. Clamence, ülkemde “sarayın yargıçları” isimli tablodan “düşüş” yoluyla eksilen bir hukukçuya karşılık geliyor. O “şeytanın avukatlığını” yapmaktan düşüş sayesinde imtina eden kişidir.

Örneğin, Serkan Tumay’ın annesinin evlat acısı,” kurtar beni anne” çığlığına karşılık verememenin muhtemelen ömür boyu sürecek karabasanına dönüşürken, bir ceza yargıcının oynayacağı rol bu anlamda büyük önem taşımaktadır.

Camus, “Düşüş”te bir yandan egzistansiyalist labirentler inşa edip protagonistini bunların içine batırırken, diğer yandan ‘benden sonra Nuh tufanı’cı konformist tutumlara sert eleştiriler yöneltir. Düşüş’ün giderek Clamence için Platoncu bir Pharmakon’a dönüştüğü gözleniyor. Zira düşüşün açığa çıkardığı katharsis, içinde çokça “keşke” ve “iyi ki”, suçluluk, pişmanlık ve geç kalınmışlık barındırıyor. Bu bakımdan, bilincini yaralayan bir zehirleyicilik de taşıyor.

Kitapta birçok düşüş şekli bulunuyor: Köprüden atlayan kadının düşüşü, fiziksel olanına karşılık geliyor. Kadının köprüden atlaması, öz kıyım aracılığıyla erkene alınmış bir düşüş şeklidir. Örneğin, Çavuş Musa tarafından intihara sürüklenen İpek Er’in ölümü bu türden dramatik bir erken düşüşe tekabül ediyor. Düşüş bu anlamda ölümcül siyasi bir eyleme dönüşüyor.

Clamence’in, kendine itiraflar aracılığıyla vardığı aydınlanma anını, sert bir sosyal düşüş takip eder.

Bu düşüş, yanılsamalar, yalanlar ve yüksek yoğunluklu sahtelikler içinde yaşayanların, üretmeden kredi çekerek borçlananların durumuna benzer sonuçlar ihtiva ediyor. Ödeme vakti geldiğinde, muhtemelen bu durum onlar için daha alçağa doğru sosyal ve sınıfsal bir düşüş anlamına gelecektir.

Düşüş, iktidarın el değiştirmesini açıklayan bir sembolü de taşıyor. Kendilerini sonsuza kadar yüksek mevkilerde ve saraylarda düşleyenlerin bir gün kaçınılmaz devrilişi, tahttan tepetaklak düşüşü çağrıştırıyor.

Kitap, zulme sessiz kalan insanlık kavramının, anlam yitimi bakımından, tarih sahnesinden düşüşü şeklinde de okunabilir. Sahtelik ve yalan içinde yaşayanların «gözden düşüşünü» de eklersek, son düşüş, ölüme, başka bir deyişle, yaşam denen davanın düşüşüne tekabül ediyor.

Toplumsal agoni, derin bir aymazlık ve teyakkuz eksikliği anlamına geliyor ve aslında serbest bir düşüşe karşılık geliyor. Türkiye’de toplum, giderek içi sessizlikle doldurulmuş bir mumyaya benzerken bazılarının suskunluğu sağır edicidir.

Eğer söylenmeyenler de hesaba katılacaksa Türkiye’de birçok çeşit sessizlik bulunuyor.

İşkenceye, zulme, haksızlığa, çocuklara cinsel dâhil her türlü şiddete tanıklık edip susan “dilsiz şeytan” sessizliği, çaresizlik ve acz sessizliği, ölüm sessizliği, Tumay’ın, Sevag’ın, Ali-İsmail’in, Berkin’in annelerinin ve bilumum Cumartesi Anneleri’nin sağır edici sessizliği, “sukut ikrardan gelir” sessizliği, yas sessizliği, maltadan göğe bırakılan uçurtma sessizliği, derin kuyuya düşen taş sessizliği, Gregor Samsa sessizliği, yalnızlığın sessizliği, sağır duvarlar sessizliği, istiridyede bir avuç deniz sessizliği, “yere dökülen un sessizliği”…

Kalabalıklar gönüllü bir sessizlikle büyük bir inkâr mekanizması geliştiriyor. İktidarın içselleştirilmesi yoluyla suça ortaklık, ülkede geleceğe dair iyimser perspektifleri darmadağın ediyor. Ruhunu şeytana satan Faust toplumu, modernitenin tragedyasında muhtemelen son sahne olan “exodos”u oynamaktadır.

Toplumun bu sessizliğine karşı derin kırgınlıklar taşıyan aydınlar, Clamence gibi, toplumdan soyutlanmış bir şekilde yaşarlarsa bireysel olarak daha güçlü ve daha özgür olabileceklerini düşünüyorlar. Oysa toplumla yaşanan bu karşılıklı kopuş, bu münzevilik hali ve geri çekilme, zulmün, haksızlığın ve olguların sınavına dayanmıyor. Çünkü inziva, bir aklanma yeri anlamına gelmiyor, zorlukla ancak hoş bir erteleme safhasına karşılık geliyor.

Bencilliğe özgürlük kılıfı giydirmiş Clamence’ler çoğaldıkça, bu sefer toplumsal kurtuluş kadük oluyor.

Türkiye’de bir iç savaş, sahada olmasa da dilde kıyasıya sürüyor. Büyük kalabalıklar iktidarın diliyle konuşuyor. Onlarla kurulmuş bir iletişim, eksik, sapmış ve semantik kırılmalara uğramış olması bakımından, aslında bir iletişimsizlik durumuna tekabül ediyor.

Her hazzın bir başka hazzı arattığı ve haz akışkanlığının en yüksek hedef olarak kabul edildiği libido toplumlarında, muhatapsız konuşan ama durmadan anlaşılmaz homurtular çıkaran insanlar kalabalığı birikiyor. Bu kalabalığın ruhunun hazcı, metacı ve faydacı kodlarında açığa çıkan dil, iflah olmaz doyumsuzun, küçük burjuva konformistin söylemini oluşturuyor.

Konformist ve hedonist düşerken, uçurumda ince bir dala tutunmanın yanılsamasını yaşıyor. Oysa, vicdansızlığın çekim merkezine doğru gerçekleşen serbest düşüşten hiç kimsenin sağ kurtulması mümkün değildir.

Camus, protagonisti Clamence aracılığıyla, “Her insanın temiz hava gibi kölelere ihtiyacı vardır. Kumanda etmek soluk almak demektir. Ölüm yalnız başına olur, kölelik ise ortaklaşadır” diye buyuruyor.

Rousseau da “sosyal sözleşmesinde” insanların kölelikten nasıl kurtulabileceğini soruyor. Ancak, bu sorusuyla Fransız Karayiplerindeki köleleştirilmiş Afrikalıları değil de Fransa vatandaşlarını kastediyor.

Clamence’in oturduğu Yahudi Mahallesi ile büyük kıyımın ardından malları yağmalanan ve yaşamları tahrip edilen eski Ermeni Mahallesi arasında, duyarsız büyük kalabalığın suç ortaklığı üzerinden çarpıcı benzeşimler kurulabiliyor.

Clamence, “Ben de tarihin en büyük suçlarından birinin işlendiği yerde oturuyorum. Yahudi mahallesinde. Yetmiş beş bin Yahudi sürülüyor ya da öldürülüyor, havasız bırakarak yapılan bir temizlik bu.” derken, aslında oturduğumuz mahallelerin ve şehirlerin uygarlık kadavraları üzerine kurulmuş “tortu şehirler” olduğuna vurgu yapılıyor.

Bu şehirlerin mazgal deliklerinden kadim uygarlık kadavralarının kokusu yayılıyor. Bu derinlikten yayılan “ahlar” mahallenin yeni sakinlerinde yine de net bir yankı uyandırmıyor.

Toprağın bilmem ne kadar derinliği altında, oradaki kadim uygarlık hayaletlerinin çok daha yüksek yoğunluğuna rağmen, kendi sesimizin bize doğru yankılanmadığı bir sessizlikte, bir şey olmamış gibi bu mahallelerde oturmayı sürdürmek, aslında kıyımı ve yağmayı gizlemiyor, aksine bir suç ortaklığı aracılığıyla onu daha da görünür kılıyor.

Ermenilerin, Süryanilerin, Ezidilerin, Kürtlerin, Alevilerin, Arapların ve Rumların çocukları, peygamberlerin bol olduğu Mezopotamya’da yine aynı unutkan ve kayıtsız peygamberlerin suç ortaklığında öldürülüyor. Sürgüne göçe zorlanmış yüzbinlerce gayrimüslim vatandaş bulunuyor. Ülke hasreti, varoluşlarına bir karşılık ve bir biçim verdi, yazarlıklarının köklerinden birini besledi. Onlar sadece yankısız olmak istemediler.

Bir yandan iktidarın sırtını yasladığı şu bükülü geçmiş ve onun yanında ortak bir geleceğe işaret eden şimdiki zaman. Bu ülkenin tarihi hakkında hissettiğim bu aşk-nefret ilişkisi, bence kişi geçmişi silmemeli onu tamamlamalı.

Türkiye’de, “son yargısız hükmü” her gün yaşayan binlerce insan bulunuyor. Bu toplumsal gerçeklik Clamence’in, “Son Yargı’yı beklemeyin. Zira her gün içindeyiz onun” söylemiyle eksiksiz örtüşüyor.

“Düşüş” varlığa ait fenomenolojik bilinç katmanlarını büküp kıran, emen ve sonra çarpma esnasında etrafa saçıldıkları haliyle onları tekrar varlığa sunan süreçleri derinlemesine irdeliyor.

“Düşüş”, burjuva ahlak anlayışına, ‘bana dokunmayan yılan bin yaşasın’cılığa, Janus toplumuna, insanın doğasını oluşturan zavallılıklara, varoluşun aczine, sefaletine ve riyakârlığına karşı sert bir itiraz niteliğindedir.

“Düşüş”, dünyanın içine ve şeylerin ortasına düşmüş olanın, ancak kamucu bir tercihle, başkalarıyla birlikte ayağa kalkacağına dair bir alegoridir.

Korona virüs, hakikat kavramının zaten felsefi olarak zayıflatıldığı bir dünyayı vurdu. Mevcut kriz, anlam erozyonun yoğunlaştığı ölçülemezler ve öngörülemezliklerle karakterize ediliyor. Bu bakımdan, ahlaki bir hacim olarak, hakikate bağlı kalmak büyük önem arz ediyor.

Ülke çapındaki kapanmalar ve bunların ekonomik sonuçları, aşırı kalabalık hastaneler, solunum cihazları ve maskeler, vefat ve ağır hasta çizelgeleri ve nihayet yan yana dizili tabut sütunları, işkenceler, cezaevinde ve sorguda ölümler Guernica benzeri bir tablonun temel imgelerini oluşturuyor.

Türkiye’de muktedirler ve destekçileri, gece gündüz kazarak ülkeyi ötekilerini gömüldüğü bir mezarlığa dönüştürüyorlar.

Ölümün duygularını, sadece kısa bir anlığına uyandırdığı insanlar, Türkiye’de ölüme karşı, Clamence’in deyişiyle sadece “kapıcıları ölmüş apartman sakinlerinin reflekslerini” gösteriyorlar. Ölüm onlar için, şiddetli bir trajedi gösterisi gereksinimine karşılık geliyor.

Bu bunaltılı tablonun arka kısmında önce sarı sonra bakır rengi ve sonunda uçlarda kan kırmızısı bir dostluk ormanı tahayyül ediyorum. Bu kadim ormanın içindeki ağaçların, sürüngenlerin derisini andıran kabukları var. Orada, çok kıpırdamadan aralarında durup kudretli, parlayan dallarının muhteşem asimetrilerine bakıyorum. Bir noktada hışırtı başlıyor, adeta dostlar meclisi konuşmaya başlıyor. Ağaçların altındaki bu sohbetler, salgınla ilgili yeni yalnızlığın bir belirtisi değildir. Daha çok gerçeği arama biçiminin Clamencevari bir tezahürüdür.

Toplumun elli yıldır, karanlığın ortasına serbest düşüşü hızla sürüyor. Bu düşüşün yakında tamamlanmak üzere olduğu tahmin ediliyor.

“Para, statü ve beş saat uyku” şiarını kendilerine ilke edinmiş iflah olmaz kapitalistler bir yana, Türkiye’de bir değişimin olması için sanırım sosyal ölülerin mezarlarından ayaklanması bekleniyor.

1 Yorum

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz