İzler ve Suretler

Soluk mavi duvara asılı aynaya bebeği kucağında huzurlu genç bir kadın, sırtında üç kadın sureti taşıyan bir adam ve izleri belirgin yaraları sağaltan sevgi yansıyordu

Saba makamında sabah ezanına kulak verdi kadın, müezzin güzel okuyordu. Göğsünde henüz altı aylık kızı memesinden taşan sütü uykuyla uyanıklık arasında şevkle emiyordu. Bebek sütü emdikçe kadının göğsü ferahlıyordu. Yanında bir yıldır aynı yatağı paylaştığı kocası yüzükoyun yatıyordu. Sakız beyazı yastığın üzerinde adamın siyah saçları daha bir parlak göründü gözüne. Kadın gülümsedi, ‘huzur’ diye geçirdi içinden. Boyası yer yer dökülmüş, uçuk mavi dört duvar arasındaki şu küçücük oda, dünyada kendini ait hissettiği tek yerdi.

Sırtını duvara yasladı, yatağın karşısındaki aynaya yansıyan suretiyle göz göze geldi. Henüz 24’ündeydi. Ancak genç yüzünde son dört senenin yorgunluk çizgileri seçilebiliyordu. Yaşadığı ömür kadar yaş almıştı sanki şu dört senede. Acılı gülümsedi. Bugününe, tam o anına şükretti. Gözleri, varlığıyla kendini daha güçlü bildiği adamın yansımasına kaydı sonra. Aynı musibetten mustarip, farklı zamanlarda benzer yolları aşarak sürüklendikleri bu memlekette yolları kesişmişti adamla. İkisi de yabancı, yorgun ama yaşama sevdalı, inatçıydı. Hayalleri ortaktı; denizi aşıp uzaklara gidecek yeni bir hayat kuracaklardı. Zaten tanışıklıklarına sebep de bu ortak hayal olmuştu. Nasıl gidilir diye soruştururken tanıştılar. Aynı dili konuşup aynı yalnızlığı pay ettiler. Delidoluydu adam, dik kafalıydı kadın. Birçok hikâye vardı zihinlerinde, birçok kayıp vardı yüreklerinde. Yaşamla ölümün kol kola gezdiği dönemeçleri almışlardı. Bedenlerinde şiddetin, zorlu kararların, zorlu yolların açtığı yara izlerini taşıyorlardı. Beraber yürümeye karar verdiklerinden bu yana yaralar yavaş yavaş sağalıyordu.

Kadın gözlerini aynadan ayırdı, yüzünü kocasına döndürdü. Türlü renkte dövme adamın bileklerinden omzuna, oradan sırtına uzanıyordu. Karmaşık desenler ne kadar göz alsa da yara izlerini görünmez etmeye yetemiyordu. Kadının bakışları, çarşaftan sıyrılan adamın sırtına kaydı. Enseye uzanan çıngıraklı yılan dövmesi her defasında olduğu gibi yine ürkütücü göründü gözüne. Ve yılan dövmesinin altındaki üç kadın sureti… Kadınlardan biri ve sonuncusu kendisiydi. İstemsiz diğer kadınların simasını inceledi belki yüzüncü defa. Adamdan dinlemişti hikâyelerini belki yüz defa. Her defasında gizli bir burukluk, hayatta kalabilmiş olmaya gizli bir şükürle…

Kadınlardan ilki kocasının ilk aşkıydı, aynı zamanda savaşta verdiği ilk kayıp… İlk aşk, bir keskin nişancının kurşunuyla, daha 18’indeyken can vermişti. İşkenceden geçtiği hapishaneden kaçıp isyanla eline aldığı silaha bakakaldığını söylemişti adam. “Her şeye; patlayan bombalara, akan kana, kayıplara karışan dostlara, silahlara, yıkılan evlere, hayalet sokaklara… Her şeye yoğun bir sis ardından bakakaldım onun kabri başında” demişti. Kim kimi neden öldürüyordu, kim kime kinliydi, isyanları neyeydi, ne için savaşıyorlardı? “Sorularla aklım gitti gitti geldi” diye eklemişti. Kadın da aynı dönemde kaybettiği annesini anlatmıştı adama; o sessiz bakakalma halini, olan bitene dair kör cahilliği tanıyordu.

İkinci kadın, ülke dedikleri cehennemden adamla beraber kaçmaya çalışırken sınırda mayına basıp can vermişti. Memleketinin toprağına kendi elleriyle kadını gömüşünü anlatmıştı adam. Üstelik karnında bebeğiyle… Bir geceyi mezarın üzerine yığılıp kıpırdamadan, gözünü kırpmadan geçirdiğini anlatmıştı adam. Ve ertesi gün vedalaşarak yola revan oluşunu… Kadın, savaşta can veren küçük erkek kardeşini toprağa verişini, mezar başında nasıl taş kesilmişçesine kalakalışını anımsamıştı o anlatırken. Ve bu kaybın ardından ne pahasına olursa olsun gitme kararı alışını…

Her anlatışında hikâyeyi aynı cümleyle bugüne vardırıyordu adam: “Sonra bu yılanı, akrebi bol dünyada, öfkesi, nefreti derin bir adamken ben, sesin gürültüyü dağıttı, gülüşün karanlığı aydınlattı. Sen çıktın karşıma, gün yeniden doğdu.”

Adamın sırtındaki kendi sureti üzerinde parmakları dolaştı kadının. Karnı iyice doyan bebek memeyi bırakmış, başı yana düşmüştü. Kadın bebeğini göğsünden alıp ortalarına yatırdı. Yüzünü adam ve çocuktan yana döndü, kafasını sakız beyazı yastığa koydu. Yüzünde huzurlu bir gülümseme, gözlerini yumdu. Yeni gün dışarda tazeden ağarıyordu.

Fotoğraf: Kerem Yücel

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz