Perşembe, Mayıs 26, 2022
spot_img

Pandemi En Çok Yoksul Mahalleleri Vurdu

Kentsel planlamanın pandemi mücadelesiyle doğrudan ilişkili olduğu ve kentsel politikaların belirlenmesinde kamu yararı yerine sermayenin yararının tercih edilmesinin bu dönem bir kez daha ciddi sonuçlarını yaşıyoruz. Pandemi veya afet dönemlerinde sağlık, eğitim politikaları, gıda tedariki gibi öncelikli ve hızlı çözümlenmesi gereken konulara ilişkin alınacak tedbirler plansız kentler nedeniyle ya hayata geçirilemiyor ya da yetersiz kalıyor. Şehir planlamacı Doç. Dr. Pelin Pınar Giritlioğlu’yla ‘şehir planlaması ve pandemi’yi konuştuk.

Neoliberal kent politikaları pandemi dönemine kadar bizi nereye getirmişti, pandemi döneminde bu sorunları nasıl yaşadık?

Bugün geldiğimiz noktada konuştuğumuz tartıştığımız her şey aslında 80 sonrası dönemin bir birikiminin sonucudur. 80’li yıllardan bu yana neoliberal politikalar, neoliberal kentleşme ekseninde yaşadığımız sorunlar, o zamanlardan bugüne kadar uyardığımız konular bugün karşımıza birer birer bir duvar gibi dikilmeye başladı. Kentler bütün bu süreç içerisinde sermayenin üsleri haline geldiler. Kentleri, neoliberal kentleşme ekseninde dönüştürmek için doğa ile bir savaş başlattı aslında insanlar. Ne kadar orman, tarım, mera alanı, su havzaları varsa, aslında bizim temel yaşam kaynağımız olacak ne varsa hepsini tükettiler. Ne adına tükettiler? Sermaye lehine kentler kurmak adına. Bu süreç bizi her bakımdan güvensiz, dayanıksız, sağlıksız, kendi kendine yetmeyen yerleşkelere mahkûm etti. Aynı zamanda insanların birbirini tanımadığı bir yeni dünya düzeni kuruldu bu yıllardan itibaren. Post modern dünyanın bize sunduğu kentleşme modeli; birbirine çok yakın hem nüfus olarak hem yapılaşma olarak çok yoğun kent modelleri oldu. Giderek dışa doğru yayılarak etrafında ne varsa yiyerek, tüketerek, yok ederek yayılmacı bir politikayla büyüyen, gelişen diyemiyorum, kentlerden söz ediyoruz. Dolayısıyla bu sürecin içinde ne kadar bizim ihtiyacımız olan doğal kaynak varsa, yaşam kaynağı varsa bunların hepsi yok edildi. Aslında 30-40 yıllık süreç içerisinde yaşam kaynaklarımız gasp edildi. Suyumuz, gıdamız, gıda güvenliğimiz, ormanlarımız, rüzgarımız ne varsa elimizden alındı, çalındı. Sermaye lehine yapılan yatırımlarla ve ayrıcalıklı haklarla bunların hepsini bizden aldılar.

Biz nasıl kentlere mahkûm olduk?

Giderek daha yoğun, giderek birbirine yakınlaşan hatta birleşen, bütünleşen, içinde bir karış açık alan bulunmayan ki bu aynı zamanda deprem ve diğer afetler açısından da son derece riskli bir durum teşkil ediyor, sosyal alanlara erişilebilirliği son derece zayıf olan, ulaşım açısından son derece yoğun ve yaşam kalitesini düşüren çok yoğun, çok yüksek birtakım kentlerin içinde yaşamaya başladık. Geçtiğimiz dönemi kısaca özetlemek istersem karşımıza çıkanlar bunlar. Bunlar aynı zamanda yaşam kalitesinde düşüşü getirdi. Kamusal sağlık-eğitim politikalarıyla ve planlama politikalarıyla aslında hep uyardığımız olmamasını dilediğimiz bir yaşam modeli önümüze kondu ve biz bunu yaşıyoruz. Pandemi dönemiyle birlikte bütün bu meseleleri yeniden nerde yanlış yaptık diye düşünmeye başladık. Aslında bugün pandemi sonrası planlamayı konuşurken bundan 20 yıl önce söylediklerimizden hiç farklı bir şey söylemiyor olacağız. 90’larda da 2000’li yılların başlarında da hep aynı şeyleri söyledik.

DOĞAYLA UYUMLU BİR YAŞAM

Doğayı kentler adına yok etmeyelim, doğayla savaşmayalım, doğayla uyumlu entegre bir yaşam sürdürelim dedik. Bugün hala aynı şeyleri söylüyoruz; kent kaynaklarımızı tüketmeyelim, su havzalarımızı koruyalım, ormanlarımıza sahip çıkalım yok etmeyelim, tarımı, hayvancılığı koruyalım diyoruz. Kaybettiklerimizin değerinin bugün daha fazla farkındayız. Aslına bakarsanız değişen çok da fazla bir şey yok diyebilirim.

Pandemi dönemi kamusal politikaların uygulanmasının tercih değil zorunluluk olduğunu, hayatın her alandaki politikaların bu eksende yapılması gerektiğini söyleyebilir miyiz?

Evet söyleyebiliriz. Biz bütün hassas ekosistemlerimizi yok ettik bu süreç içerisinde. Ekolojik sınırlar yok oldu, ekolojik-doğal eşikleri aştık. Aslında pandemi dönemi bize bunların ne kadar önemli ve değerli olduğunu gösterdi. Afet dönemlerinde bunları hatırlıyoruz fakat onun dışındaki dönemlerde sermayenin üsleri politikasından vazgeçmiyoruz. Bugün bunları tekrar konuşma zamanı. Pandemi süreciyle birlikte kentlerin bu çok yoğun halleri, kendine yetmeyen halleri, içinde yaşayan insanlara yaşam kalitesini verememe halleri ne kadar büyük sorunlara sebep oldu. İnsanların psikolojisi etkilendi, ev-iş-okul ulaşım ilişkileri etkilendi. Sınıf ayrışmasını bile yeniden ortaya koydu. Bu süreçte orta ve üst sınıflar evde kalabildiler, kent çeperlerinde yaşayan alt sınıf dediğimiz daha düşük gelir grubuna sahip insanlar, işçiler, emekçiler yine işlerine gitmeye devam ettiler. Toplu ulaşım kullanmak zorunda kaldılar ve hiçbir şey olmamış her şey normalmiş gibi yaşamaya devam ettiler Orada bile bir eşitsizliği yaşadık. Kurulan kentlerin, sağlıksız çok yoğun halleri aynı zamanda bu kentleşme modelinin dayanışmaya, iş bölümüne, iş birliğine, yardımlaşmaya ne kadar elverişsiz olduğunu da gösterdi. Mekânsal tasarımın ne kadar önemli olduğunu bir kere daha fark ettirdi. Bu süreç içinde örneğin açık alanların önemini yeniden düşünür olduk.

KENTİN İÇİNDE HAPİS DEĞİLSİNİZ AMA ÖZGÜR DE DEĞİLSİNİZ

Özgürlüğün anlamını yeniden konuşur olduk. İnsanlar 30 katlı yapıların içinde, penceresi, kapısı açılmayan, balkonu olmayan evlerin içinde yaşamaya mahkûm kaldılar. Özellikle de 65 yaş üstü. Bir yerde hapis kalma fikrinin psikolojik açıdan ne kadar sıkıntılı olduğunu yaşadık, gördük. Çocuklar parka çıkarılamadı, evlerin bahçeleri yoktu. Pandemi bize bu alanların ne kadar önemli olduğunu gösterdi. Kent mekanının bütün eleştirilerimize rağmen hatalı sosyal, kamusal politikalarla mekânsal organizasyonun yapılmasının sonuçlarını ve olumsuz etkilerini bugün yaşıyoruz. Mesela dolgu alanları. İstanbul özelinde konuşacak olursak bütün yeşil alanlar aslında dolgu alanları. Kentlerin içinde neredeyse bir karış açık alan, çocuk parkı yok. Yeşil alana erişmek istiyorsanız ve toplu taşıma kullanmak istemiyorsanız aracınız olmalı veya taksiye binmek durumundasınız.

Kıyıyla denizi buluşturduklarını, plan standartlarının gösterdiği eşiklerin çok üzerinde yeşil alanlar sunduklarını iddia ettiler. Sundunuz ama nerede sundunuz? Biz bunlara erişemiyorsak bu yeşil alanların bir yere kadar önemi var. Ulaşamıyorsak bizim için faydalı değil. Spor alanları, yeşil alanlar gibi alanlara erişilebilirlik sorununu pandemi döneminde bir kez daha yaşadık.

Afet toplanma alanlarının tamamen dolgu alanlarına hapsedilmiş olması, kent merkezinde hiç açıklık alan kalmaması aslında hem hastalığın yayılımını arttırıyor mu?

Pandemi’nin en çok etkilediği alanlar büyük kentlerde ortaya çıktı. Bulaş noktalarının merkezlerine baktığımız zaman bunların hep büyük kentler, metropoller olduğunu gördük. Bu süreçte sağlık politikaları çok önemli rol oynuyor. Kamusal sağlık politikaları. Örneğin şehir hastaneleri yapıldı. Nerde bunlar? Şehirlerin dışında. Erişilebilirlik mesafesinin ötesinde bir yerlerde. Ama salgın durumunda, sahra hastanelerini kuracak yer bulamadık. İstanbul’da, Atatürk Havalimanı’nı kullandık. Yarın Atatürk Havalimanı da başka bir yapılaşmaya tahsis edildiğinde şehrin içinde başka sahra hastanesi kuramayacağız. Kamusal alanları genellikle özel sermaye lehine tahsis ediyoruz. Daha fazla kamusal alana ihtiyacımız varken afet döneminde var olanları da tek tek kaybeder olduk. Sağlık politikalarında hep uyardığımız üzere yeniden gözden geçirme yapılmalı ve hastanelerin şehrin içine dönüşünü sağlamak zorundayız. Acil durumlarda, İstanbul gibi bir yerde şehir hastanesine ne kadar sürede erişebiliriz ki? Şehir hastanelerinin başka sorunları da var ama pandemi dönemiyle birlikte erişilebilirlik sorununun kadar önemli olduğunu bir kere daha görmüş olduk.

İnsanların hastaneye ulaşabilmek için toplu ulaşımı kullanmak zorunda kalmaları hastalıkla mücadeleyi zorlaştırdı denilebilir mi?

Kentlerin ve kentin içindeki alt bölgelerin birbirine yakınlaşma durumları, giderek büyüyerek gelişerek bulaş meselesini tabii ki daha sorunlu bir hale getiriyor. Oysaki daha az yoğun, birbirinden daha kopuk yerleşmeler olsaydı belki çok daha hızlı bir şekilde mücadele etme yolları bulunacaktı. Örneğin bugün Avrupa ülkelerinde kompakt kent modeli denen modeli benimsiyorlar. Diğer kentlerden ayrışmış, yeşil alanlarla sarılarak diğer kentlerden koparılmış kent modelleri savunuluyor ve bunlar inşa edilmeye çalışılıyor. Kentleri böyle kontrolsüzce büyütmüyor hiçbir Avrupa ülkesi. Mutlaka belli bir ölçekte tutmaya çalışıyor. Kenti ne kadar büyütürseniz ne kadar yoğunlaştırırsınız, nüfusu ne kadar kalabalık hale getirirseniz o kadar fazla bulaş riskini de arttırmış oluyorsunuz. Bu da kentleşme politikası içerisinde çok önemli bir mesele haline geldi. Aynı zamanda kenti bu kadar yayarak aslında çok önemli başka bir şeyi daha yok etmiş oluyorsunuz; kentsel tarım.

KENTSEL TARIM YOK OLUYOR

Küresel bağlarla birbirine bağlı ülkelerin ve kentlerin olduğu dünyada, özellikle bizim gibi fazlasıyla dışa bağımlı bir tarım politikası benimsemiş olan ülkelerde kentlerin kendi kendine yeterliliği meselesi de pandemi döneminde bir kez daha düşünülmesi gereken bir konu olarak ortaya çıktı. Bugün buğdayı, samanı, mısırı bile dışarıdan alır hale geldik. Olası daha büyük bir pandemi durumunda biz buğdayı, mısırı, unu, ekmeği dışarıdan alamazsak belki de açlığa mahkûm hale geleceğiz. Çünkü biz kentleri dışa doğru tarım alanlarına doğru büyütüyoruz. Acımadan ne kadar tarım alanımız varsa, tüketiyoruz. İstanbul’da büyük, mega projelerle ne kadar alanı kaybettiğimizi ve kaybetmeye devam ettiğimizi düşünün. 3. köprü yapılırken, 3. havalimanı yapılırken önümüzde çok büyük bir risk olarak Kanal İstanbul projesi dururken biz İstanbul’un kendi kendine yeterliliğini nasıl tartışabiliriz? Bütün orman, tarım, mera alanlarının gasp ederken, hayvancılığı bitirirken, su kaynaklarını yok ederken nasıl kendi kendine yeterliliği konuşabiliriz? Daha büyük bir küresel salgında kendi dirençliliğimizi nasıl kurabiliriz? Bugünün en önemli sorusu bence budur. Pandemi sürecinde biz bunları konuşurken Kanal İstanbul projesi, köprülerin taşıma ihaleleri yapıldı. Bizim meselemiz bu muydu? Biz bugün İstanbul’un direncini daha fazla nasıl arttırabileceğimizi konuşmamız gerekirken İstanbul’u giderek daha fazla tüketmenin yollarını arıyoruz adeta. Yarın daha büyük bir pandemi döneminde, dışarıdan bu kente ekmek, buğday, un gelmezse, et gelmezse ne yapacağız biz? Kanal İstanbul projesi gibi bir projede su kaynaklarımızı tüketirsek, Sazlı Bosna barajından vazgeçersek hangi su kaynağını kullanacağız? Çok ciddi açlık ve su savaşları anlamına gelecek bu. Bazıları için hayal gibi gelebilir ancak gerçekten açlık ve susuzluk meselesi İstanbul gibi büyük kentlerin kapısındadır bugün.

Bunun tek çözümü doğayla savaşmamak, tam aksine doğa ile iyi geçinmek. Hani diyorlar ya doğa intikam alıyor diye, hayır doğa hiçbir zaman intikam almıyor, doğa sadece kendine ait olanı geri alıyor. Afetler dediğimiz şey doğanın sadece kendine ait olanı geri almasıdır. Biz sadece hatalı, kentsel politikalarla kamusal politikalarla doğa olaylarını afet haline dönüştüren bir süreci tetikliyoruz. Kentleri yönetenler, ülkeyi yönetenler elbirliğiyle doğaya ait olanı yok ediyorlar. 3. köprü yapılırken yaban hayatının yok olduğunu gördük. Yaban domuzları yaşam alanları daraltıldığı için kaçtılar, İstanbul Boğazını yüzerek geçtiler. Kuzey ormanların olduğu yerlerde yaşayan insanlar domuzların evlerinin önüne kadar geldiğini, yiyecek aradıklarını ifade ettiler. Bizim bütün politikalarımız maalesef bugünkü koşulları hazırladı. Bugün dünyadaki örneklere baktığımızda, kaynakları fazla olan kentlerin pandemi sürecine dirençlerinin daha fazla olduğunu, pandemiyle daha güçlü bir şekilde mücadele ettiklerini gördük. Kaynakları kısıtlı olan ya da varken tüketilmiş olan kentlere baktığımızda ne yazık ki pandemi ile mücadele edemediklerini görüyoruz.

Bu dönemde akıllı kent örneklerinin salgınla mücadelede daha başarılı olduğunu söyleyebilir miyiz? Whuan’da güçlü bir kentsel veri ağı oluşturup, bunun geri bildirimlerini değerlendirip uygun projeleri oldukça hızlı bir şekilde hayata geçirdiklerini görüyoruz. Dünyada başka örnekler de vardır mutlaka, akıllı kentler pandemi ile mücadelede kısa vadede bir çözüm olabilir mi?

Akıllı kentler, illerde yaşam koşullarını çok daha sağlıklı bir şekilde düzenlemenin yolu olabilir. Bu yüzden de Covid’le mücadele etmede bir araç olarak ortaya konuluyor. Ancak biz akıllı kentleri de bu pandemi dönemiyle birlikte konuşmaya başlamadık aslında. Çok daha önceden konuşuluyordu. Kentlerin yaşamsal koşullarını, iyileştirmeleri düzenleyecek sistemler, akıllı kentler meselesi gündemimizde olan bir konu. Süreç adım adım hayata geçirilmeye çalışılıyor aslına bakarsanız. Ve gerçekten de pandemi sürecinde önemli bir araç olarak karşımıza çıktı. Biz bugünün ve yarının dünyasında akıllı kentlerin öngördüğü meseleleri konuşmak ve hayata geçirmekle yükümlüyüz ancak bu tek başına pandemi sürecine ne kadar yeter derseniz, tartışılabilir bir mesele olur. Tek başına yeter mi yoksa bütün politikalar entegre edildiği koşulda mi biz gerçekten afetlerle mücadele edebiliriz derseniz yanıtım şu olur; akıllı kentler tek başına sorunları çözmede yeterli olmaz. Yani sadece dijital sistemler ve düzenlemelerle kentleri yönetmek, tek başına çözüm olamaz. Çünkü küresel politikaların, merkezi politikaların bizim önümüze ne koyduğu meselesidir bu. Bunları birlikte düşünmek, birlikte tasarlamak ve entegre etmek zorundayız ki faydalı sonuçlar alabilelim.

Pandemi döneminde en çok hastalığın yayıldığı yerlerin, emekçilerin yaşadığı kentler ve kentleşmenin plansız olduğu, parsel bazında düzenlenmiş olduğu veya yapı yoğunluğunun çok fazla olduğu yerler olduğunu görüyoruz. Tabi ki bu durum tesadüf değil. İstanbul’da yeniden bütüncül bir planlama yapılması ne yapılması gerekir?

Güvenli ve dirençli kentler meselesi burada en az akıllı kentler kadar önem kazanıyor. Söylediğiniz konuyla ilgili olarak plan meselesinin ne kadar önemli olduğunu, yani planlamanın, sağlıklı yerleşimin ne kadar önemli olduğunu görüyoruz. Fakat biz daha 2018 yılında bir imar affı çıkardık. Mahcup bir ifadeyle, ılımlı bir şeymiş gibi, imar barışı denen imar affıyla ne kadar sağlıksız yapı alanı varsa hepsini affettik.

YOKSULLAR RİSKLİ BÖLGELERDE YAŞAMAYA MAHKÛM EDİLDİ

Burada yaşayan insanları, emekçileri, işçileri ya da diğer marjinal sektörde çalışanları hem deprem açısından hem de diğer afetler açısından en riskli alanlarda yaşamaya mahkûm ettik. Ne kadar süre için olduğu da belli değil. Çünkü süreli bir şey değildi. Dolayısıyla bu sağlıksız, dirençsiz, kırılgan alanlar sağlık koşulları açısından olumsuz yönleriyle yani hijyen açısından, güneşlenme ve rüzgar alma sorunları olan bölgeler, pandemi koşullarında en çok etkilenen alanlar oldu. Hem mekânsal olarak risklere çok açıktı hem de bulaş olayının en çok yaşandığı yerler oldu. Her gün normal bir dünya düzenindeymiş gibi işlerine gitmeye devam eden, toplu ulaşımı kullanan, gün içerisinde işi gereği birçok farklı insanla etkileşim içerisinde bulunan insanların yaşadığı bölgelerdi. Dolayısıyla en çok bu alanlarında, yani kentlerin plansız, sağlıksız, yasadışı geliştiği alanlarda pandeminin en şiddetli şekilde tezahür ettiğini söylemek mümkün. Bu politikalar böyle gittiği sürece daha sonra yaşanabilecek salgın hastalıklarda veya iklim değişikliklerinin getireceği yeni dönemdeki salgınlarda bu bahsettiğimiz alanlarda çok daha keskin ve acı sonuçlar yaşayabileceğiz.

Yeni bir planlamada yerel yönetimlerle merkezi idarenin, onlarla beraber meslek örgütlerinin, akademinin iç içe geçmiş ortak kolektif bir çalışmaya ihtiyacı var şüphesiz. Merkezi yönetim bunları göz önünde bulundurmuyor veya böyle bir gündemi yok ancak İstanbul Ankara gibi yerel yönetimlerle böyle bir ortak zemin hazırlanabilir mi veya böyle çalışmalar var mı?

Elbette hazırlanır hazırlanabilir ama burada merkezi yönetimin ve yerel yönetimin niyeti de çok önemlidir. Bugün aynı 1970’li yıllarda olduğu gibi aslında ideolojik bir bakış açısına sahip merkezi ve yerel yönetimlerin var olduğu bir düzen kuruldu. Yani merkezde sağ ideoloji, büyük kentlerde sol partilerin egemen olduğu bir düzen ortaya çıktı. Burada meseleye ideolojik bir hesaplaşma süreci olarak bakarsak bütün bu sorunlarla elbette ki mücadele edemeyiz. Ancak bizim ortak yararlarımız vardır. Ortak kamu yararı dediğimiz bir fayda vardır ve biz bunun için merkezle birlikte, yerelle birlikte kol kola mücadele etmek zorundayız. Başka türlü bu sorunlarla, afetlerle, pandemi ile mücadele etmek mümkün değildir. Bunu bir ideolojik hesaplaşma meselesi haline getiren, yani yerelin başarısızlığından kendine pay çıkartmaya çalışan bir merkezi yönetim anlayışıyla yönetmeye çalışılırsa süreç son derece başarısız gider. Bu nedenle tüm bu ideolojik farklı bakış açılarını hesaplaşmaları bir tarafa bırakıp Pandemi sürecinde ortak geleceğimiz için mücadele etmeliyiz. Ortak bir iyiliğe ulaşmaya çalışmak zorundayız. İşbirliğine ihtiyaç vardır. Eğer bu gerçekleşmezse toplum da bundan hesap sormalıdır.

Eğitim, sağlık, kentleşme, gıda, ekoloji, sosyal politikalar, vb tüm alanların birlikte düşünülerek planlanacağı kamusal politikalara ihtiyaç olduğunu biliyoruz. Bir sosyal program çerçevesinde bunların oluşturulabilmesi için neler yapılabilir? Bu yönde herhangi bir düzeyde çağrı veya girişim var mı?

Merkezi ve yerel yönetimler henüz böyle bir çabanın içine girebilmiş değiller gördüğüm kadarıyla. Herkes kendi penceresinden bir mücadeleyi sürdürmeye devam ediyor. Dediğim gibi bu bir ortak faydadır, böyle bir işbirliğinin sonucunda politikaların belirlenmesi ve bunun yerelde çeşitli kademelerde hayata geçirilmesi elbette ki çok faydalı olacaktır. Biz yerel eylem planlarımızı pandemi ile ilgili yapmış değiliz. Bu konuyla ilgili meslek örgütleri, sivil toplum kuruluşları, platformlar ve yerel yönetimlerle bir araya gelip bir masada oturup etraflıca tartışmış değiliz. Bütün kurumlar şu anda sadece kendi pencerelerinden tedbirlerini alıp tavsiyelerde bulunuyorlar. Bundan ibaret yürüyor süreç. Bunu bir yerel eylem hareketine dönüştürmek tabi ki çok faydalı olacaktır.

Sonuç olarak pandemi ile iyi mücadeleden kentlere baktığımız zaman hepsinin planlama problemi yaşamayan sağlıklı ve düzenli kentler olduğunu görüyoruz. İyi yönetilen, afetlere karşı dirençli, kırılganlıkları olmayan plan koşullarına uygun, sosyal ve teknik altyapısında güçlü olan kentlerin pandemide daha başarılı sonuçlar aldığını görüyoruz. Bu da iyi bir yönetimi ve denetimi ve kontrol anlayışını gerektirir. Önümüzdeki süreçte de bu yeni normal dedikleri donemde olması gereken böyle bir anlayışa doğru gitmek. Planlı, sağlıklı, dirençli ve güvenli ve en önemlisi doğayla uyumlu, doğaya entegre kentler yaratmak gerekir.