Bu röportaj Mukavemet Dergi henüz basılı olarak çıkarken yapıldı. Ancak çıkarılamayan Ocak sayısı nedeniyle röportaj da tozlu raflara kaldırılmış oldu. Mukavemet’in dijital yayıncılığa geçiş yapmasıyla üç yıl önce yapılmış dahi olsa “bir dostun anıları geçerliliğini korur” diyerek sizlere sunmanın zamanı geldi.

Bugün Uğur Mumcu için son gün 24 Ocak 1993. Beyaz Toroslarla gelen ölümlerin, karanlık cinayetlerin cirit attığı yıllardan bir gün. Haberin peşinde, hakikatin peşinde… O sabah, gerçeği parçaladılar. “Her parçamdan benim gibiler, beni aşacaklar doğacaktır” dese de çeyrek asrı aşkın bir süredir, ülkemizin üzerindeki ‘uğur’suzluk gitmemiştir.

Şairin “ölü mü denir şimdi onlara” dediği gibi, Uğur Mumcu’ya da ölü demek çok güç. Mumcu’nun gazeteciliğin “kitabına” kattığı fikirler halen görüyor, duyuyor ve konuşuyor.  Her sene anısına saygıyla andığımız Mumcu’yla ev arkadaşlığından, iş arkadaşlığına hayatlarının pek çok noktada kesiştiği mesleğin en eskilerinden, Aydın Engin’den dinlemek, oldukça keyifliydi. Sevgili Aydın Engin, teklifimizi ikiletmeden röportaj için görüşmeyi kabul etti ve bizi Cumhuriyet’in en üst katındaki (henüz Cumhuriyet Gazetesi’ne yeni “yönetim” gelmemişti) masasında ağırladı. Konu Mumcu olunca bugünün Türkiye’sinde gazetecilikten konuşmamak da olmazdı… Yeni bir mecra olması sebebiyle biraz da Mukavemet üzerine sohbet ettikten sonra, sorularımıza geçtik.

Uğur Mumcu, gerçekliğin peşinde koşan pek çok gazeteciden biriydi. Ancak bir fark vardı onu Uğur Mumcu yapan… Neydi o fark?

Çalışkanlığı, pösteki saymaktan geri kalmaması. Genellikle araştırmacı gazetecileri dedektif sanır insanlar, öyle bir şey yoktur. Allah’ın belası bir çalışkanlık gerektirir, bunu beceren gazeteci azdır. En iyi becerenlerden biri Uğur Mumcu’dur. Ben Mumcu ile aynı saat, aynı dakika başladım mesleğe. 1971 karanlığı çöktüğünde ülkenin üstüne. Yeni Ortam dergisinde (daha sonra günlük gazeteye dönüştü) ben haberciyken yazı işleri müdürü oldum. Uğur Mumcu Ankara büro şefi, Osman Ulagay da dış haberler servisi şefi oldu. Servis deyince altında kimse yoktu, tekti. Uğur Mumcu da Ankara büro şefiydi ama büro falan yoktu. Herhangi bir gazetenin boş bir odasında boş bir telefon bulduğu zaman kullanırdı. Bu koşullarda başladık.

“ÇALIŞKAN VE GÜVENİLİRDİ”

Çalışkanlık dedik… 12 Mart davası sürerken, Mahir Kaynak’ın MİT ajanı olarak darbecilerin içine sızdığını Uğur Mumcu haber olarak çıkardı. Bir sürü gazeteci izliyordu o davayı, duruşmaları. Bir tek Uğur, binlerce sayfalık bir dosyayı, tek tek, satır satır okuduğunda birden fark etti ki Mahir Kaynak bir MİT ajanıydı. Bu bir atlatma haberden öte bir şeydir. Çok uzun bir çalışma sonucu, gözleri kan çanağına dönmüş, uykusuz bir vaziyette, yılmadan o tatsız adli metinleri okuyarak, bir yerde bir şey yakalayacaktır, işte Uğur onu yakaladı.

Mesela Süleyman Demirel’i çok yaralayan belki de 1978’de seçim kaybetmesine yol açan, yeğeni Yahya Demirel’in hayali ihracat yaptığını, maliyedeki bir takım ihracat dosyalarını, raporlarını vs. göz nuru döktü ve birdenbire hayali ihracat diye bir olayla karşılaştı.

Uğur’un nitelikleri açısından bir şey daha ekleyebiliriz: Güven vermesi. Özellikle Ankara gazetecileri için çok önemlidir. Bürokratlar, Uğur’un sorduğu sorulara cevap verdiği zaman kendilerini ele vermeyeceğini, işkence de görse vermeyeceğini bildikleri için dosyaları Uğur’a kaydırmaya başladılar. Hiçbir bürokrat size gönüllü olarak bilgi vermez, bu güveni sağlaması çok önemliydi ve bunu sağladı.

Uğur Mumcu Aziz Nesin ile birlikte İslamcılara ilişkin çok fazla uyarıda bulunduğunda kimi sol kesimler, liberaller bunun çok dalgasını geçtiler. Sonuç itibariyle geldiğimiz nokta ortada. Ne dersiniz?   

Uğur Mumcu bir Kemalist’ti. Kemalizm ise laikliğe aşırı önem veriyor. Uğur, tarikatların bu ülke için tehlikeli olacağını çok önceden sezmiş bir meslektaşımızdır. Ama şunu da unutmayın, 60’lı yıllarda ve sonra da 70’li yıllarda Türkiye’de “demokrasi yürümüyor, halk yanlış seçiyor hep” düşüncesi Kemalist harekette çok egemendi. Bu sebeple solcu subayların darbesine umut bağlayan yayınlar vardı. Yön Dergisi, onun devamı olan Devrim Dergisi gibi. Uğur da o bütünlüğün içindeydi. Bir örnekle anlatacak olursam: Ankara’da Uğur’la beraber ev tuttuk. İkimiz de gazeteci değildik daha. Beraber yaşayacak kadar arkadaştık, ancak aramızda her zaman politik bir fark vardı Kemalizm’e bakışta. Bir akşam sohbetimizde Uğur “oğlum bir koca fabrika dolusu işçiyi bilinçlendireceğine, bir tane albay bilinçlendirsen iş çözülür” dedi. Bu bir espriydi ama bir ideolojik tercihi de açıklıyordu.

Aydin Engin

“HAKLI ÇIKTI”

Kemalizm’den Türkiye solu hem çok etkilenmiştir hem de çok karşı çıkmak zorunda kalmıştır. Özellikle darbelerden sonra en çok sol dayak yemiştir. Bu yüzden sol içerisinde Kemalizm’e bakışta ayrışmalar çok şiddetli olmuştur. Uğur, Kemalizm’e yakın duran tarafta yer aldı. Tamam, yakın arkadaşız ama ben de öbür tarafta yer aldım. 60’lı yıllarda ya ordasın ya buradasın sınırlarına itilmiştik. O yüzden Uğur o dönemde Kemalist çizgiyi önemsediği için, içinde bulunduğumuz durumun uyarılarını yapma imkânı buldu. Ve haklı çıktı.

Peki siz haksız çıktığınızı düşünüyor musunuz?

Ben ‘yetmez ama evet’ modasına savrulduğumu düşünmüyorum. Yetmez ama evet demedim. Ama 12 Eylül Anayasası’ndan kıymık koparan her şeyi de desteklemeye karar verdim. Kemalist vesayetle İslami vesayet arasında bir tercih yapmak zorunda değiliz diye düşünüyorum. Uğur, İslami vesayet rejiminin ipuçlarını benden daha iyi gördü. Doğrusu ben AKP iktidarının bu kadar ağır bir yöne evirileceğini düşünmemiştim, öngörmemiştim.

Mumcu ile meslektaşlığınızın dışında arkadaştınız da. Peki ya arkadaş Uğur Mumcu nasıldı?

Mumcu’nun mizah duygusu çok genişti. Masamızdan kahkahalar yükselen yakın bir dostluğumuz vardı. Çok iyi içen bir adam değildi, ben daha iyi içerdim, çabuk sarhoş olurdu. Siyasal ayrılıkların dostlukları zehirlediği dönemler yaşadık biz. 70’li yılların sonuna doğru ben Türkiye Komünist Partisi’nde idim ve onun gayri resmi yayın organının gazetesinin başındaydım. Uğur da Cumhuriyet’te yazardı. Deyim yerindeyse iki zıt ideolojiydi. Bu bizim ilişkimizi zedeledi. Siyasi sürgünlüğüm bittikten sonra İlhan Selçuk’un talebi üzerine Cumhuriyet’e geldim. Uğur benim Cumhuriyet’e girmemi istemedi. Ama İlhan Selçuk onu dinlemedi. İlişkimiz soğuktu. Kısa bir süre sonra da öldürüldü. Daha sonra aşardık diye düşünüyorum. “Saçmalama lan, tamam ben Sovyet ajanıyım, sen de Kemalist ajansın” diye aşardık. Olmazsa içki içirir, sarhoş eder hallederdim.

Uğur Mumcu ile aklınızda yer etmiş bir anınızı anlatabilir misiniz?

Mahir Kaynak’ın MİT ajanı olduğunu öğrendiğimiz, Madanoğlu davası dediğimiz dosyada, yani solcu darbe yapmak için bir araya gelmiş bir subay grubuydu bu, 12 Mart metinlerine bakarsanız, 9 Mart’ta darbe yapacaklardı, sol darbe olacaktı, beceremediler, deşifre oldular, tutuklandılar, 12 Mart darbesi oldu, sağ bir darbeydi, faşizan bir darbeydi, Uğur’un tabiriyle “utangaç faşizm” dedik o dönem. O dönemde duruşmalar sürerken Uğur telefon etti. O zaman faks falan icat edilmemişti daha. Türk Hava Yolları’ndan kargoyla haberleri yolluyordu. Aradı ve “Şişhane’ye git ama yanında biri olsun. Bir şey yolladım ama sen alma o alsın” dedi. Haberden haberim yok. Türkiye’de ilk defa bir MİT ajanı, adıyla sanıyla, fotoğrafıyla deşifre ediliyor ve Madanoğlu davasının çökmesine neden olan bir şeydir, sadece bir ajan değil İstanbul Üniversitesi’nde bir akademisyendi Mahir Kaynak. Çok keskin solcuydu. “Boş verin demokrasiyi abi, silahlı kalkışma” diyen bir isimdi. Provoke ediyordu hareketleri.  Madanoğlu’ları da bir an önce “darbe yapalım”a kışkırtan da oydu.  Uğur’a telefonda peki dedim. O sırada gazeteye şair Kemal Özer uğramıştı. Belediye otobüsüne bindik ve beraber gittik Şişhane’ye. Uğur’un paketini o aldı. Biraz bekledikten sonra ben çıktım. İki sivil polis kapıda beni durdurdu. “Ne var üstünüzde” dedi, yazdı üzerimde bir şey olmadığı barizdi, zarf attım Ankara bürosuna dedim. Gazeteye gittik, zarfın içinden Mahir Kaynak çıktı. Normalde Yeni Ortam 11 bin basıyordu, biz bir gün içerisinde 3. baskı yaptık.

“YAŞASAYDI CEZAEVİNDE OLURDU”

Bugün de Türkiye gazeteciler açısında pek parlak değil. Artık cezaevleri doluyor gazetecilerle…

Uğur sağ olsaydı bugün cezaevinde olurdu. Hiç kuşkum yok bu konuda. “Gazetecilik, halkın haber alma ihtiyacını giderme mesleği değildir. Haber alma hakkını ete kemiğe büründürme mesleğidir” derdi. Halkın haber alma hakkını ete kemiğe büründüren bir misyon, sıradan bir gazeteciliğin ötesindedir.

Dünün ve bugünün gazeteciliğini karşılaştırdığımızda sizce hangimiz daha şansızız dersiniz?    

Eskiden, bilinen Türkiye’de ve tüm dünyada, şirketler, hükümetler, partiler gazeteci satın alırdı. Bunlar her gün hizmetine girdikleri kurum için bir şey yapmazlar, kritik günler geldiğinde işe yararlardı. Mesela BP Meksika Körfezi’nde petrol ararken Körfez’in canına okudu. Satın alınmış gazeteciler devreye girdi, The Wall Street Journal de dahil. Ama her gazetede bir-iki tane olurdu bunlardan bizim kuşakta. Sizin kuşak çok zavallı durumda. Çünkü AKP’liler dahiyane bir buluş yaptılar. Gazeteci satın almak yerine gazeteleri satın aldılar. Dolayısıyla mesleğini yerine getirmek isteyen idealist gazeteciler için alan çok dar. Medyanın yüzde yetmişi AKP organı haline dönüştü. Geri kalan yüzde otuzu da steril oldu. Penguen medyası oldular. Bizim kuşak bu açıdan çok daha şanslıydı.

Geleceğin medyasının internet medyası olacağına inanıyorum. Bütün oyun bozulacak.

1 Yorum

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz