Perşembe, Mayıs 26, 2022
spot_img

(Öz)Değer Kaybı

Gezi direnişi sırasındaki duygularınızı hatırladınız değil mi? Hangi antidepresan bu etkiyi yaratabilirdi? Evet bu şehri de, bu ülkeyi de biz kurduk. Ateşi de Tanrılardan biz çaldık. Yarattığımız hiçbir iktidar da bizim saçımızın bir telinden daha kıymetli değil.

Prometheus’un Tanrılardan ateşi çalmasının üstünden çok geçmemişti ki Nietzsche Tanrı’nın öldüğünü deklare etti. Ölümlüler olarak bu haber karşısında ne yapacağımızı bilemez bir halde kalakaldık. Hayatımız üzerinde hak iddia edecek hiçbir şeyin kalmamış olması kabul edilebilir değildi. O günden beri bu işe kim talip olduysa onun peşine düşmeyi borç bildik. Neyse ki peşine düştüklerimiz de bize bu borç bilme işini hakkıyla fatura ettiler. Doğumdan ölüme kadar, çok küçük bir azınlığa borcumuzu ödemek için verdiğimiz mücadeleye de yaşam dedik. İlahi borçlar, idari borçlar, namus borçları, boynumuzun borcu…

Her yeni güne Türk lirasının ne kadar değer kaybettiği haberleriyle başlıyoruz ve tüm gün süren bu gerilemeyi izliyoruz hep beraber. Her geçen dakika biraz daha borçlanıyoruz. Bizim ödememizin imkanı olmayan borçlarımızı çocuklarımıza, torunlarımıza devrediyoruz. Keşke ruh halimizin değerlerini gösteren bir gösterge olsa da somut bir şekilde ekranın alt kısmından izleyebilsek(!) Açık ve net ifade etmek gerekir ki; bu yaşadığımız travmadır arkadaşlar. Kişinin fiziksel, duygusal, davranışsal bütünlüğüne tehdit oluşturan, baş edilmesi zor ve normal yaşam şartlarını güçleştiren yaşantı ve durumlara travma dendiğine göre, adını koymamızda bir sorun olmaz diye düşünüyorum. Hatta tam adı ‘’toplumsal travma’’. Bunun fiziksel, bilişsel, davranışsal ve duygusal sonuçları var ve çocuk, genç, yaşlı ayırmadan toplumun her bireyi bu etkilerden payına düşeni alıyor. George Orwell’in deyişiyle “yoksulluk gerçeği geleceği yok ediyor.” Geleceksizlik koca bir ülkeyi derin bir yasa boğmuş durumda. Girdiğimiz markette, pazar alışverişinde, bindiğimiz otobüste, yürüdüğümüz yollarda, dost meclislerinde başka hiçbir şey konuşulamıyor. Yorgun düşmüş, umudunu yitirmiş, bugünden, şimdiden zevk almayan insanların geleceğe dair hayal kurmaları, plan yapmaları lüks kalıyor. Fiziksel ihtiyaçlarını dahi karşılayamayan insanlara; özdeğer, özgüven, özsaygı gibi kavramlardan söz etmek alenen küfür etmek gibi oluyor. Peki insan ne demekti? Yaşamın anlamını sorgulayanlar hangi cevapları bulmuştu? Bugün olsaydı, Nazım ustanın “Ve güneş doğarken hiç umut yok mu?” sorusuna ne cevap verecektik? Sevgi’nin; iyilik, dostluk, emek olduğunu anlaması için İlyas’ın, Asya’nın illa Cemşit’ i seçmesi mi lazımdı? Tüm bunlara cevap olur mu bilmem ama benim yüreğime su serpen bir hikaye paylaşmak isterim. Hikaye Johann Hari’nin Kaybolan Bağlar kitabından “Bu Şehri Biz Kurduk” başlığında paylaşılmış:

2011 yazında Berlin’in Kotti adlı sosyal konutlarında yaşayan 63 yaşındaki başörtülü bir kadın camına bir not asmak için tekerlekli sandalyesinden güç bela kalkar. Notta kirasını geciktirdiği için evinden çıkarılmakta olduğu, o yüzden tam bir hafta sonra icra memurları gelmeden kendisini öldüreceğini yazıyordu. Yardım istemiyordu. İstese de gelmeyeceğini biliyordu. Sadece nedeni bilinmeden ölmek istemiyordu. Nuriye Cengiz komşularını, komşuları da onu hiç tanımıyordu. Nuriye’nin ümitsizliği buranın yaşanacak yer olmadığına dair pek çok işaretten sadece biriydi. Çok geçmeden konut sakinleri ürkek ürkek Nuriye’nin kapısını çalmaya başladılar. Nuriye’nin ne halde olduğunu gayet iyi anlayacak durumdaydılar. Mahallede Nuriye gibi Türk kol işçileri, işgal evlerindeki solcular, asiler ve eşcinseller yaşıyordu. Yoksullukta birleşmiş ama diğer yönlerden ayrışmış bu insanlar, sokaktan geçişi engelleyen derme çatma bir protesto kampının etrafında buluşmuşlardı. Yoksulluk yüzünden 30 yıl önce ülkesini terk etmek zorunda kalmış bir Türk kadın “geldiğimiz yeri bir defa kaybettik. İkinci defa kaybedemeyiz” diyerek burada yerini almıştı. Dondurucu bir Berlin gecesinde Nuriye kampın önünde nöbetteydi. Barikatta daha önce hiç eşleşmeyen insanlar birbiriyle eşleşiyordu. Nuriye’nin de yanına saçları peroksitli, göğsü ve kolları dövmelerle kaplı, mini etekli 46 yaşında bekar bir anne olan Taina gelmişti. Taina da Nuriye de bilmedikleri bir yerde yalnız kalan ve çocuklarını tek başına büyütmek zorunda olan kadınlardı. Bu derme çatma kampın üzerini örten şemsiye Südblock adlı gey kafe ve kulüp tarafından verilmişti. Açıldığı zaman mahalledeki bazı Türklerin çileden çıktığı, geceleyin camlarını kırdıkları kafe…Nuriye’nin protestosu başladığında Südblock’ta çalışan herkes sandalyeleri ve şemsiyeyi, içki ve yiyecekleri temin etmişlerdi. Düpedüz bambaşka diller kullanan insanlar dayanışma çatısı altında birleşmişlerdi. Şehrin dört bir yanından insanlar destek için buraya akın ediyordu. Nuriye’nin penceresine yapıştırdığı yardım çağrısından iki yıl sonra bile Kotti’ deki insanlar Berlin’deki diğer aktivistlerle mücadeleyi bir adım öteye taşımışlardı. Şehirdeki herkesin katılacağı bir referandum için o güne kadar toplanan en çok imzayı toplamışlardı. Berlin meclis üyeleri önerilerin radikalliği karşısında paniğe kapılıp, anlaşma yoluna gitmek zorunda kalmışlardı. Tahliye son çare olacak, kirasını karşılayamayanlar ayda fazladan 150 euro destek alacaktı. Südblock’un karşısındaki protesto alanı artık kalıcı bir bina olacak hiçbir zaman yıkılmayacaktı. Bunlar dayanışmanın görünen kazanımlarıydı. İntiharın eşiğindeki Nuriye,  psikiyatri koğuşunda tedavi gören Tuncay, okuldan atılmak üzere olan Mehmet, kendini eskisinden çok daha güçlü hisseden Taina ve nicelerinin hayatları değişmişti. Gezi direnişi sırasındaki duygularınızı hatırladınız değil mi? Hangi antidepresan bu etkiyi yaratabilirdi? Evet bu şehri de, bu ülkeyi de biz kurduk. Ateşi de Tanrılardan biz çaldık. Yarattığımız hiçbir iktidar da bizim saçımızın bir telinden daha kıymetli değil. Ne İlyas’a ne de Cemşit’ e eyvallahı olmayan Asya’ dadır belki de değer kayıplarımızın dermanı. Daha önce yaptık yine yaparız. ‘’Sevgiden tuğlalarla yeniden kurarız bu kenti’’…

Bir Cevap Yazın

1,352BeğenenlerBeğen
607TakipçilerTakip Et
Saray/AKP/MHP iktidarının içerde ve dışarda ideolojik, siyasi önceliklerine göre belirlediği, kendine (ideolojik, siyasi, askeri, kültürel) bir egemenlik alanı yaratmayı amaçlayan fakat gerçeklikten kopuk Yeni...
Bu yazının konusu başlığından da anlaşılacağı üzere mitsel bir hikâyeye ve onun psikoloji literatürüne kazandırdığı bir teoriye dayanıyor. Öyleyse, öncelikle mitoloji ve mitoloji-psikoloji bağlamı...
reşit olmak çocukluktan yetişkinliğe, yasal olarak kendi sorumluluğunu alacak yaşa gelmek olarak açıklanabilir kısaca… eşitlik de fiziksel, sınıfsal, ırksal, dinsel, cinsel, etnik vb. kimliklerin...
spot_img

YAZARIN DİĞER YAZILARI