Köprü’nün İki Yakasında ve Ortasında Kalanlar

Kendi kendini bozguna uğratan AKP yönetimi, Türkiye tarihinde benzeri görülmemiş bir gürültüyle zaten sona erecek. Ancak olası bir post-Erdoğan döneminde muhalefetin siyasi hareket alanı ne kadar büyük olacak?

Bu yazı Köprü semboliği üzerinden farklı bir 15 Temmuz okuması yapmayı amaçlıyor.

15 Temmuz Türkiye tarihinin belki de en karanlık gecesiydi. Köprünün altından çok sular aktı ama köprü imgesinin semboliği, karmaşıklaşan rejim düzeneklerini temsil etmeyi sürdürüyor.

Çünkü, Avrasyacıların sisteme eklemlenmesi, aşırı sağcı bir partinin iktidar oluşu, rejimin karakterinin değiştirilerek tek adam sisteminin kurulması, dış politikada paradigma değişikliği vb. gibi Türkiye’nin son beş yılındaki sert değişimleri, Köprüdeki olaylar silsilesinin ardılı içtimai sarsıntılar ve kalkışmanın yol açtığı radikal dönüşüm belirledi.

Resmi devlet söylemi 15 Temmuz’u Erdoğan ve Gülen arasındaki güç mücadelesinin sonucu olarak gördü. Ancak resmi tarih penceresinden 15 Temmuz’a bakış o gecenin deşifre edilmesini sağlamıyor.

Filmin Köprü sahnesinde gerçekleşen olaylara dair derin gerçekler, devlet aparatı tarafından kalın bir sis perdesi arkasında tutulmaya devam ediliyor.

Gece yarısına dek Akar veya Fidan’ın neden Cumhurbaşkanı Erdoğan’a darbe girişimini bildirmediği sorusu, yanıtsız kalmış olması yüzünden komplo teorilerine olanak tanıyan birçok sorudan sadece birisidir.

Darbe kalkışması ile komplo teorilerinin de ötesinde somut anlamlar kazanan Cemaat ve Erdoğan arasındaki kanlı güç mücadelesinin, Erdoğan’ın “Allah’ın bir lütfu” olarak nitelediği bir sonuca ulaşması, bu güç savaşımının gerçek kaybedenlerinin başta Solcular ve Muhalifler olduğunu gösteriyor.

Erdoğan cemaatle olan güç savaşında kendi mahallesini bile ikna edemiyordu. Erdoğan, kalkışma ile birlikte, herkesi kendi etrafında toplamayı, siyasi alanın ortasına bir FETÖ korkuluğu dikerek muhalefetin siyasi hareket alanını daraltmayı ve böylelikle çoğu muhalifi susturmayı başardı.

Kemalistleri bu yıkımın olabildiğince dışında tutmaya yönelik resmi devlet yaklaşımı, söz konusu Solcular ve Muhalifler olunca “bana neci” davranmayı yeğledi.

Solcular ve muhalifler bu güç mücadelesinin munzam zayiatı (collateral damage) olarak görüldü.

Siyasal İslam’ın ve ırkçı sağın devlette kadrolaşma serüveninden en çok etkilenen kesimler, oldum olası zaten Solcular ve seküler orta sınıftı.

Kemalist okuma, 15 Temmuz’u, emperyalizmin Truva atına dönüşen «ihvancı» güç yığılımını devletin kılcal damarlarından tasfiye etmeye yönelik bir fırsat olarak gördü.

Can Dündar’ın Köprü belgeseli, ‘Erdoğan’ın En Uzun Günü’nden ‘Köprüden Sonra Son Çıkışa’ uzanan olaylar zincirinde aynı zamanda hem kişisel hem kolektif bir hikâyeyi odağına alıyor.

Dündar, Köprü ile, kolektif anlatı üzerinden kişisel hikâyesinin dramatik sonuçlarına dikkat çekip 15 Temmuz’a bir insan öyküsü eklemliyor. Çünkü 15 Temmuz kalkışmasının Dündar’ın kişisel hikayesi üzerinde trajik sonuçları bulunuyor. Bu açıdan Köprü Dündar için geniş bir pathos’a karşılık geliyor.

Dündar bu bakımdan kelimenin tam anlamıyla bir 15 Temmuz “collateral damage” vakasıdır.

Dündar “yanlış ata oynamanın” sonuçlarını hesaba katarak bir belgesel hazırlamadı. Ulaşması olası hedef kitlenin “ayarlarıyla oynamak” pahasına bu işe kalkıştı.

Kısacası bu belgesel bir ülkenin kalbine önyargısız ve ideolojisiz bir imtihan yerleştirirken, fena halde kutuplaştırılmış bir toplumun bu sınavdan alnının akıyla geçmesini beklemekle bir imkansızı istemektedir.

Muktedirlerin kamu algılarına sunduğu hikayelerin gerçekliğini tarafsız bir gözle sorgulamak her zaman kolay bir şey değildir. Fakat Dündar, kendisini hain, ajan olarak suçlayan otoriter rejimin kurulması süreçlerine katkıda bulunan 15 Temmuz’u irdelerken, objektif olmanın çok zor olduğu zorlu bir sınavdan alnının akıyla çıkmayı başarıyor.

Dündar kendisi de 15 Temmuz’un tiyatro değil de ciddi bir darbe girişimi olduğunu baştan kabul ederek işe girişiyor. Can Dündar’ın Köprüsü işte bu mantık silsilesi üzerine kurulu bir çalışmadır.

Gerçi Alman kamuoyunda giderek daha fazla inandırıcılık kazanan «15 Temmuz gerçek bir darbe girişimiydi» savına elinde somut belgeler olmadan Dündar’ın karşı çıkması zaten zordu.

Dündar, biraz da bu yüzden, Alman kamuoyunun satın aldığı anlatıyı kendisi de satın almak zorunda kaldı.

“O gece bu devleti halk topladı sokaktan. Düşman evin içine kadar girmişken siz ne iş yaparsınız” sorusunu, vatanını sevmeyi devleti kutsallaştırmakla karıştıran pseudo sahte milliyetçilerin sorması zaten beklenemezdi. Bu soruyu sormak bir yana milliyetçilik söz konusu olduğunda mangalda kül bırakmayanlar sözde “bakilik” (kalıcılık, devamlılık) adına devlete tüm çürümüşlüğüyle sahip çıktılar.

Devlete ne pahasına olursa olsun sahip çıkmaya dair seçici ideolojik körlük, devletin değil de daha çok onların bir siyasi bakilik sorunu olduğunu gösteriyor.

Tutuklu subayların büyük bir çoğunluğunun NATO yanlısı, Batıcı subaylar oluşu, kalkışmadaki Gülen-ABD parametresini daha da görünür hâle getirdi.

- Advertisement -

“Aslanı kediye boğduranlar” Can Dündar’a “Madem suçlu değilsin neden ülkenden kaçtın?” ahmakça sorusunu yöneltiyorlar.

Oysa insanların suçlu oldukları için değil de adil yargılanmayacaklarını bildikleri için ülkelerinden uzaklaşmak zorunda kaldıklarını sağır sultan bile duydu.

Avrupa insan hakları mahkemesi kararını ve kendi Anayasa Mahkemesini tanımayan bir ülkenin kafkaesk adliye koridorlarında hak hukuk mücadelesi verilemiyor.

Erk düzeneklerine veya konjonktürel vaziyete göre pozisyon alıp ahkam kesenlerin dikkatli davranmaları gerekiyor.

Çünkü onların düz mantığına göre, mesela Çin’in Uygurlara soykırım yapıyor olduğunu dünyaya yayan Çinliler de vatan haini oluyor ya da İstanbul’a konuşlanan ve dünyanın terör örgütü saydığı Hamas’a da İsrail’in sınır ötesi operasyon yapma hakkı doğuyor.

Örneğin Ergenekon ve Balyoz zamanında da sözüm ona herkes masumdu. Koltuğunu korumak için muktedirlerin yaptıkları U dönüşleri, o zamanlar, derin devlet diskurunun temsilcisi iktidar ortağı MHP’ye bile ürpertili geceler yaşatmıştı.

Belki anımsarsınız, Bahçeli, Can Dündar’ın vatan haini olarak suçlanmasına yol açan “Mit Tırları” haberine müteakip iktidara, “İhanet içindesiniz” suçlamasını yöneltmişti.

Bugün milyonlarca Suriyeliye küfreden aynı kişiler, Suriyeli sığınmacıların, Suriye iç savaşı denklemine silah taşıyarak müdahil olmanın sonuçlarından biri olduğunu anlamıyorlar.

Köprünün her iki yakasında konuşlananlar gerçekte ne olduğunun farkındadır. Ancak köprünün tam ortasında kalanlar için aynı şeyi söyleyemeyeceğim.

Ne o gece köprüde yaşananların ne de ‘ne istediler de vermedik’ten darbenin siyasi ayağı CHP’dire uzanan çelişkiler zincirinin artık halkın çok umurunda olduğunu düşünmüyorum.  Halkın biricik kaygısı artık eve götüreceği şüpheli ekmek oldu.

Son birkaç yılda toplumun öncelikler sıralamasının hızla değişmesi nedeniyle belgeselin sınırlı bir hedef kitleye hitap edeceği belli oldu.

Belgeselin alt metni, “Erdoğan bu kalkışmadan sonra iktidarını konsolide etti” gibi bir önermeyi kalın çizgilerle izleyiciye gösteriyor. Dündar’ın çalışması Köprüde olup bitenlere odaklanırken post darbe dönemini pek irdelemiyor.

Ordunun sadece küçük bir kısmı tarafından desteklenen kalkışmanın akamete uğrayacağı olasılığı üzerinden hesaplar yapan Erdoğan o gece sadece «halkın arkasına saklanmadı».

Aynı zamanda ‘bana değmeyen yılan bin yaşasıncı’ tayfanın, tüm camilerde eş zamanlı ve eşgüdümlü sala okutan siyasal İslamcı kadroların, darbeye direnen Kemalist subayların, ellerinde otomatik silahlar sarıklı, sakallı milislerin, köprüde askerin boğazını kesen güruhun de arkasına saklandı.

Darbe gecesi “hakiki halk” iradesine sahip çıkıp demokrasi sınavından başarıyla geçti. Buna karşın darbeden sonraki süreçte kişisel özgürlükler her geçen gün daha da azaldı. Erdoğan halkın arkasına saklanırken halk özgürlük alanını genişletmek için Erdoğan’ın arkasında saf tutamadı. Saf tutmaya kalkanlar ise derin umut kırıklığı yaşadılar ve yaşamaya devam ediyorlar.

Son beş yılda gerçekleşen hak ihlalleri, en kötü sivil yönetimin en iyi cunta yönetiminden bin kat daha iyi olduğu önermesinin Türkiye’de bir geçerliliğinin olmadığını gösterdi.

Erdoğan’ın “Milli İstihbarat başkanımızı aradık, ama kendisine ulaşamadık” dediği Fidan ve ekibinin tüm güvenlik zafiyetine rağmen yerini koruması, kalkışmayı 13:24’te öğrenmesine rağmen gece darbeciler tarafından esir alınan Genelkurmay Başkanı’nın bir ödül gibi Savunma Bakanlığı mertebesine yükseltilmesi, AKP-MHP koalisyonunun, soruşturma komisyonunun çalışmalarına engel olması vb. gibi çelişkiler yumağı, devletin derin koridorlarında kirli pazarlıkların gerçekleştiği kanısını güçlendiriyor.

Batı, komünizmle savaşmak için toplumun en hassas damarına “yeşil kuşak” aşısı zerk ederken, Türkiye’nin giderek batı karşıtı bir ülke haline geleceğini öngörmedi. Siyasal İslam’ın Batı kültürü ve onun seküler paradigmalarına karşı bir anti tez oluşturduğu gerçeğini ya bilerek göz ardı etti ya da bir stratejik dar görüşlülük örneği sergiledi.

Gülenciler, birbirine karşı sonsuza kadar konuşlanmış iki güreşçi imgesini (İslam-Batı antagonizmini) değişen dünya konjonktüründe en azından stratejik olarak yıkmayı hedefledikleri izlenimini vererek, uzun iktidar yürüyüşleri için, Batı’nın desteğini almayı amaçladılar.

Roma Yürüyüşü, yaklaşık yüz yıl önce faşizmin ilk büyük zaferiydi. Duce’nin çağrısı üzerine bayraklar ve silahlar kuşanıp duygularının üniformalarına bürünmüş, parlamenter düzenin nefret edilen sembollerine saldırmaya kararlı binlerce kişi başkente gelmişti.

15 Temmuz ile bir “anti-Roma yürüyüşü” arasında hangi analojilerin kurulup kurulamayacağını kestirmek için bir niyet okuması yapalım.

15 Temmuz’da sokağa çıkanların en azından bir kısmı, hayatlarının teatral versiyonlarında olsa bile, bir başka post-modern Roma Yürüyüşünü akamete uğratma amacı taşımadıkları görüldü.

15 Temmuz, demokrasi yanlıları ile gizli gündemleri olanları kaçak bir tünel kazısının yer altından yüzeye çıktığı noktada, bir Köprüde buluşturdu. Kazı bu açıdan, darbeler tarihinin bilinçaltına derin bir sondaj yapılmasını zorunlu hale getiriyor.

Siyasetin Türk çizgi romanında bu beklenmedik karşılaşmadan, çılgın Doğuya özgü bir hassasiyetler tiyatrosu gelişti. Köprü böylece acı darbeler tarihinin ve travmalarının sembolik bir anma yerine dönüştü.

Oysa Köprü, derin devlet aklının tam da bakmamızı istediği sahneydi. Dündar’ın belgeseli, projektörleri bakılması istenen yere değil de mesela operasyonun kalbi Akıncı üssüne, otoparkta saklanan kuvvet komutanına, kaçırılma istihbaratına rağmen Suriyeli muhalifle akşam 20:30’da hala yemek yiyen istihbarat başkanı Fidan’a, er gazinosunda neden kamera kayıtlarının olmadığına, Hava Kuvvetleri Komutanı’nın o düğün gecesindeki davranışlarına, Adil Öksüz’ü serbest bırakanlara, Marmaris’e giden timden iki saat önce oraya gidip polisleri öldüren diğer time çevirebilseydi bir anti tarih okuması başarabilirdi.

Sağcı popülistler psikolojide yansıtma dediğimiz bir yalan türüne sıkça başvurma eğilimindedirler. Örneğin Trump, başkanlığı sırasında 30 binden fazla yanlış veya yanıltıcı açıklama yapmış. Bu yalanların neredeyse yarısını görevdeki son senesinde söylemiş. Fakat işi abartarak 6 Ocak’ta Kongre Binası baskınında kendisine açılan yalan kredisini arsızca tüketti. Şiddeti kınamak yerine, göstericilerin Kongre Binası’na yağmurdan korunmak için girdiklerini iddia etti. Gelen tepkiler üzerine daha sonra çark etmek zorunda kaldı.

Benzer arsızca yalanlara ne yazık ki ülkemizde de sıkça rastlanıyor.

Duyguların ve kişisel kanaatlerin kamuoyunu ve genel algıları şekillendirmede nesnel gerçeklerden çok daha fazla etkili olduğu ülkemizde toplum sağcı popülistlere geniş yalan kredileri açmayı sürdürüyor.

“Keşke Yunan galip gelseydi” diyenler, “FETÖ başarsaydı korkunç olacaktı” korkutmacasını gerçeği manipüle etmede mahirce kullanıp söylemlerine psikolojik üstünlük sağlamayı başardılar.

Bu yüzden Türkiye’nin karanlık siyasi tarihindeki siyasi cinayetler ile birçok darbe “post-truth” (gerçek ötesi) bir düzleme rahatlıkla aktarılabildi.

Oysaki acı çekmenin öyküsünden, ancak halkın diri hatırası ve sorgulayıcı bir kolektif bellek sayesinde ders çıkarılabilir.

Çoğulcu toplumlarda, liberal anayasal devlete karşı farklı tutumlara sahip agnostik, liberal, muhafazakâr ve aşırılık yanlısı Müslümanlar da vardır.

Siyasi düzeni dini kural ve kaidelere göre yeniden şekillendirme girişimleri olduğunda din sorunlu hale geliyor.

Bu tür çabalar için sıklıkla kullanılan “siyasal İslam” terimi kanımca apodiktik bir önermedir. Çünkü İslam, bir devlet şekli (şeriat) ve yasaları öngördüğü için zaten baştan siyasaldır. Bu bakımdan Siyasal İslam demek bilinenin teyidinden öteye gitmiyor ve “dinin siyasete alet edilmesi” gibi olumsuz çağrışımlara- en azından bende- yol açmıyor. Zira zaten kutsal kitabında siyasetle epey haşır neşir ve onunla hemhal olmuş bir inançtan söz ediyoruz.

“Siyasal İslam” post-Erdoğan döneminin aktif aktörlerinden biri olmayı muhtemelen sürdürecek. Varsın sürdürsün. Laik bir devletin tüm bence kategori ve sınıflardan vatandaşlara ihtiyacı var.

Müslümanlar seküler hukukun üstünlüğünü ne kadar çok tanırsa, toplumda barış ve anlayış için ittifaklar o kadar sürdürülebilir olacaktır.

Kendi kendini bozguna uğratan AKP yönetimi, Türkiye tarihinde benzeri görülmemiş bir gürültüyle zaten sona erecek. Ancak olası bir post-Erdoğan döneminde muhalefetin siyasi hareket alanı ne kadar büyük olacak? Siyasal İslam’ın mirasının uzun gölgeleri toplumu etkilemeyi daha ne kadar zaman için başaracak?

Bence muhalefetin görevi zor olduğu kadar açıktır: Şahıslarla uğraşmak yerine, toplumu, uzun seneler boyunca dokularına zerk edilen zehirden arındırmak. Muhalefet bu “sosyal detox”u nasıl ve hangi siyasal araçlarla yapabilir?

Bence sosyal detox, bu soruların olası tüm yanıtlarını Köprünün tam ortasında kalanlar verirse başarılı olur. Bir iktidar arenası olarak Köprü, ortasında kalanlara bir katharsis sunup onların sınıfsallaşma süreçlerini tetikleyen bir yere dönüştürülmelidir.

Bir Cevap Yazın

Felsefeci- Yazar
Bu yazımda sizi melankolik Prag gecelerine, puslu Vltava Nehri manzaralarına, sonbahar ve kış mevsiminin büründüğü Prag alacakaranlığına götüreceğim. Bu atmosferleri yaratan, 19 ve 20....
16 Kasım 2000 yılında Paris’te sürgünde hayatını kaybeden Ahmet Kaya’yı eşi Gülten Kaya ile konuştuk: "Alışılageldik normların dışında, içinden geldiği gibi yaşayan, düşünen, üreten...
Orhan Veli kimdir sorusuna verilecek pek çok yanıt vardır. Kendisini kendi şiirinden şöyle anlatır: “1914’te doğdum. 1 yaşında kurbağadan korktum. / 9 yaşında okumaya, 10...
Dostoyevski, yaşadığı dönemde, Tolstoy ve Turgenyev gibi çağdaşı sayılan öteki büyük yazarlardan farklı olarak, Batı'da henüz adı sanı bilinmeyen bir yazardı. Büyük romanları, dönemin...

YAZARIN DİĞER YAZILARI